bahadirmeryem.55 @ gmail.com

21. yüzyıl… Milenyum… Neleri getirdi bize? Ya da neleri götürdü bizden? Getirdiklerini ve götürdüklerini tartışmak, yüzyılı sorgulamak mümkün mü acaba? Keşke cevabını ben bilsem de sizinle paylaşsam. Ama düşünmek lazım ne getirmiş olabilir ki? Mal-mülk, şan-şöhret, para, mutluluk, sadakat, SEVGİ, SAYGI, HOŞGÖRÜ mü? Yoksa bu 21. yüzyıl dedikleri hayatımızın kalitesini mi artırdı? Acaba hangisi? Tabi ya, bir de götürdükleri vardı öyle değil mi? Yoksa bu saydıklarımız bizden götürdükleri miydi?

Gelişen teknolojiyle birlikte büyük değişimler yaşanan günümüzde, çocuklarımız daha anne karnındayken görüntülü konuşuyorlar anneleriyle. Annenin her nefes alışıyla nefes alan kalbinin ritmini duyurabilmenin mutluluğunu yaşıyor daha fetüsken. Dokuz aylık sessiz sinemanın ardından naklen canlı yayınlara başlanıyor. Büyüdükçe istekler büyüyor, büyüyor, büyüyor… Anne, artık çocuğunu beş dakika daha uslu durması için çeşitli vaatlere boğuyor. Fakat yine yetmiyor. Anne sonunda çareyi akıllı telefonda, tablette ya da televizyondaki çizgi filmde buluyor ve canlı yayın burada son buluyor…

Muhtemelen çocuk üç-dört yaşına geldiğinde eline susturulmak için verilen telefondaki bazı oyunlardan haberdar oluyor. Ve nihayet okul çağına geldiğinde akıllı telefondan akıllı tahtalarda yazı yazabilme, ders işleyebilme şerefine nail oluyorlar. Artık her şey tek dokunuşla ‘bas düğmeye emrine amade’ oluyor onun için. Her şey tek bir ekranda karşısında duruyor.

Çocuk için en iyi arkadaş bilgisayar, tablet, akıllı telefon veya televizyon oluyor. Tüm bunların elinden alınmasının hayali bile onu perişan ediyor, kahrediyor. Hayatla bağlantı kurabildiği tek iletişim kaynaklarının elinden alınması ne kadar da üzücü öyle değil mi, zavallı çocuk, zavallı çocuklarımız(!).

Aslında bugün bu durumda olanlar sadece çocuklar değil, bizler de aynı durumda değil miyiz? Yediğimiz yemeğin resmini sosyal medyada paylaşamamışsak iştahımız kesiliyor, lokmalar boğazımıza diziliyor. Yazık bize de, zavallı bizler. Oysa kim bilir kaç beğeni alıp daha bir lezzetlenecekti o yemek değil mi? Tatlı yiyip de ot yedik zannediyoruz paylaşamayınca resmini.

Sosyal medya bizim için artık hayatın ta kendisi. Karşılıklı iki kelime konuşmadığımız insanları beğenilerimizle arşa çıkarıyoruz. Sosyal medyada çok çeşitli bilgilerle karşılaşıyoruz her gün. Ama hiç birini sayfaları çevirerek öğrenmiyoruz. Sayfaları çevirmek mi? İstediğin bilgi tek tuşla zaten karşında. Sayfaları çevirmek de ne Allah aşkına, hangi çağdayız? 21. Yüzyıl, bas düğmeye her yer sende, sen her yerdesin.

Tek dokunuşlarla hayatı yaşamaya ve hayatı öğrenmeye çalışıyoruz. Tercihimizi hep tuşlardan yana kullanıyoruz. Tercih ediyoruz evet, yanlış duymadınız. Bizi körelten, tembelliğe alıştıran, sayfa çevirme zahmetine katlanmamayı “TERCİH” ediyoruz. Tarihimizi bile artık “MUHTEŞEM” dizilerden öğrenme imkânımız olduğu bu yüzyılda benimki de laf işte. Kim ister ki tozlu raflarda, o siyah kapaklı kalın ansiklopediler arasında ve hangi sayfada olduğunu bile bilmediğimiz “HÜRREM”i okumayı. Zaten derinliğinde kaybolduğumuz o mavi gözlerin ne işi var ki o saman kâğıtlarının arasında.

Sosyal medyaya dalıyoruz, yoğun bir veri dumanı içerisine düşüyoruz. Işıl ışıl parlayan kedi gözlerimiz yok oluyor birden. Hepimiz birer Mr Magoo oluveriyoruz. Elimize bir veri denk geliyor anında kopyala yapıştır yapıyoruz. Sayfamızda görücüye çıkıyor, beğenen beğenene hem de okumadan.

Televizyonu açıyoruz, birilerine bir kürsü açılmış avazı çıktığı kadar bağırıyor. Kimimiz son ses dinlerken, kimimiz de sayıp-söve başka kanala geçiyoruz. Gerçekleri merak edip araştırmıyoruz. İşimize gelmiyor. Nasıl olsa konuşanlar hep doğruları konuşuyorlar, biz de öyle kabul ediyoruz. Veya doğruluğunu sosyal medyadaki paylaşımından aldığı beğeni sayısıyla ölçüyoruz.

Merak etmiyoruz gerçekleri artık. Bir akıl tutulması yaşıyoruz adeta. Söylenenlere inanmayı, sorgulamadan kabul etmeyi seviyoruz. Çünkü bizler 21. yüzyılın uslu çocuklarıyız.

21. yüzyıl… Ah bu yüzyıl.

Bize ait olan ne varsa geçmiş yüzyıla emanet etmiş gibiyiz. İlahlar bulmuşuz kendimize onlara tapıp duruyoruz. Oysa biz tek tanrılı bir dinin mensupları değil miydik? Sanırım, bu yüzyılın bize unutturduklarından biri de bu.

Kürsülere bakıyoruz, hep işgal altında. Birileri sürekli bu kürsülerin başında sırasını geçirmemek için nöbet tutuyor sanki. İsimlerinin önünde kendilerinin bile taşımaya mecalleri kalmamış unvanları duruyor asil bir şekilde(?) Sayınlar, saygıdeğerler, beyefendiler, hanımefendiler, uzmanlar, profesörler…

İnsan olmak… Hepimizin ortak paydası değil miydi insan olmak? Biz mi insan olmayı yanlış anlamışız. Yoksa bu yüzyıl insanlığımızı da götürmüş olabilir mi? Acaba insan olmak, olabilmek çok mu şey ister? Duygularını, düşüncelerini ve vicdanını hep aktif tutmak yetmez mi insan olabilmek için? Ama biz duyguları unutmuştuk sanki bilgisayardaki savaş oyununda, öyle değil mi? Ölmeden öldürmeliydik herkesi, sadece biz yaşamalıydık. Vicdanımız, o zaten hiç aktif olamamıştı ki.

Farkında olmadan dizginleri kaptırmışız yüzyıla tekrar elimize geçirir miyiz bilemiyorum. Ama eğer istersek, geçmişe modası geçmiş diye bıraktığımız, geride bıraktığımız geri kalmışlıklarımızı, aslında bizim olanları ve sadece bize ait olanları geri alabiliriz. Üzerimizde emanet duran kimliğimizi çıkarıp bize ait olana sahip çıkabiliriz. İnsanlığımızı, emanet ettiğimiz her şeyi yeniden alabiliriz. Bir tutam duygu, bir tutam düşünce lazım bize. Yani aktif bir beyin ve aktif bir kalp sadece. En güçlü makineden bile daha çok iş çıkarabilen iki kusursuz organımız. Yakıtı bedava olan iki koca makine. Elimizdeki kumandanın, tabletin, bilgisayarın, akıllı telefonun tuşlarının yerine kendi aklımızla kendi makinelerimizin tuşlarına basmayı deneyelim.

Çocuklarımıza kumların üstünde, sokak aralarında bilye oynamayı öğretelim, bir dilim salçalı ekmeğini paylaşmayı öğretelim, kalemle yazmayı-çizmeyi öğretelim, okumayı, kaçan ebeyi yakalamayı öğretelim. Ne konuştuğunu kendisi bile bilmeyenleri alkışlamayı değil, doğruları öğrenmeyi ve doğruları konuşmayı öğretelim.

Kalemim yazının taa en başında suçlu ilan etti yüzyılı. Aslında kalemim ne teknoloji düşmanı, ne yüzyılın düşmanı, ne de bazılarının tabiriyle örümcek kafalı. Kaybedilenlerin ne kadar güzel ve özel olduğunu fark eden ve kaybedilenlerin eksikliğini her geçen gün daha derinden hisseden kedigözlerini kaybetmeyen, fakat Mr Magoo olmaya zorlanan iletişimsizliği iletişim çağında yaşayan bir iletişimci.

Suçlu ilan ettiğim yüzyıl da suçlu olanın kendisi olmadığını biliyor ya, ama neyse yine de tüm bunlar onun hatası olsun…

Not: Bu yazı 21. yüzyıla ve kalemi tutanın kendine bir serzenişidir…