hanimkizhande @ gmail.com

Ortalama tarih bilgisine sahip olan bir insanım. Tartışma ortamlarından hazzetmeyen ve bu yüzden gündemdeki bazı mevzulardan uzak duran birisiyim. Ancak bu ayki yazımda sizlere içimde kalmasından rahatsızlık duyduğum gündemdeki bir haberden bahsedeceğim ama öncelikle gündeme kısa bir ara verip yakın tarihe göz atalım. Bunun için sizleri 2016 yılında yazdığım tezimden bir parçayı okumaya davet ediyorum.

Bölgede yıllardır süre gelen temel sorunlarından biri olan Şattü’ül-Arap su yolunun İran ve Irak arasında paylaşılamaması bir sorun olarak kalmamış 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı’nın sebeplerinden bir tanesi olmuştur. Gerek bölge dinamiklerinin kalkınması gerek dünya dinamiklerinin tüketimi için büyük bir öneme sahip olan petrol ve doğal gaz yatakları ise bölgede çıkan savaşların temel sebebi olmuştur. Bölgeyi derinden sarsan savaşların bir diğer sebebi etnik ve dini yapıdır. Yaklaşık %90’ını Şiilerin oluşturduğu İran’da Ayetullah Humeyni’nin varlığı, yarısından fazlası Şii olan Irak’ı İran’ın Körfez’de bir Şii devrimi yapabileceği endişesine düşürmüştür. Diğer taraftan bölgedeki dört temel grup olan Türkler, Araplar, Farslar ve Kürtlerden sadece Kürtlerin kendi devletlerinin olmaması hem bölge ülkelerinin hem de büyük güçlerin odak noktası olmuştur. Nitekim 1970’lerde çoğu kez İran, Irak’taki Kürt ve Şii çatışmalarını desteklemiş ve Kürtlere silah yardımı yapmıştır. Bu durum da 1980-1988 yılları arasında yaşanan Irak-İran Savaşı’yla birlikte Kürt sorununun temellerinin atılmasına sebep olmuştur.

1990’lı yıllara gelindiğinde barışçıl yollarla halledilmesi mümkün olmayan Kuveyt Krizi çıkmıştır. Irak-İran Savaşı’ndan elleri boş dönen Irak için Kuveyt’in işgali yeniden diriliş anlamında çok önemliydi. Nitekim Kuveyt’i işgal ederek dünya petrol rezervlerinin %20’sini kontrol etmeye başlayan Irak, sunulan barışçıl çözüm önerilerini elinin tersiyle iterek Kuveyt’i 19. ili ilan etmiştir. Maddi sıkıntılar, etnik ve dinsel yapıdaki sarsılma ve Körfez’deki başat aktör mücadelesi Irak’ı geri dönülemez yanlışlara sürüklemiştir. Kuveyt’in ilhakının ardından ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden çıkarttığı kararlar doğrultusunda müttefikleriyle beraber 17 Ocak 1991’de başlattığı Birinci Körfez Savaşı, İkinci Körfez Savaşı olarak adlandırdığımız Irak’ın işgaline kadar Irak’ı dahili ve harici birçok sorunla baş başa bırakmıştır.

9 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan saldırıların sorumlusu olarak gösterilen El-Kaide terör örgütünün Saddam rejimi ile işbirliği içerisinde olduğu iddiaları tüm dünyanın gözünde Irak’ın imajını tamamen yıkmıştır. Irak’ın Irak-İran Savaşı’ndan beri direnişçilere karşı kitle imha silahlarını kullanıyor olması ve diğer tüm saldırgan davranışlarıyla ayrıca tabiri caizse ABD’nin içten pazarlıklı politikalarıyla BM GK’den çıkarılan kararlar doğrultusunda 2003 yılında Irak’ın işgali gerçekleştirilmiştir.

Orta Doğu’da tüm bu gelişmeler meydana gelirken Türkiye, Irak-İran Savaşı’nda aktif tarafsızlık politikası izlerken Birinci Körfez Savaşı’nda ABD ile işbirliği içerisinde olmuştur. Orta Doğu’da meydana gelen sorunlar konumu itibariyle stratejik bir öneme sahip olan Türkiye’yi de olumsuz yönde etkilemiştir. Her defasında sorunların barışçıl yollarla çözülmesi taraftarı olan Türkiye, mültecilere kapısını açmış fakat onların barınma, beslenme ve sağlık gibi ihtiyaçlarını karşılamak konusunda sıkıntılar çekmiştir. Ayrıca Irak’a uygulanan yaptırımlarla Kerkük- Yumurtalık Boru Hattı’nın kullanılmayışı Türkiye’yi ekonomik anlamda zora sokmuştur. Bu nedenler Türkiye’yi ABD ile işbirliği içerisinde bir tutum sergilemeye itmiştir.

İkinci Körfez Savaşı döneminde ise Türkiye hem sorunun barışçıl yollardan çözülmesini istemiş hem ABD’nin müttefikliğini kaybetmek istememiş hem de Irak’ın yeniden yapılanma sürecinde söz sahibi olmak istemiştir.

Bu gelişmeler doğrultusunda Irak’a uygulanan yaptırımlar İran’ı bölgede üstün kılmış, Arap Birliği darbe yemiş ve Irak’a ABD’nin her defasında vaat ettiği barış ve demokrasi hiçbir zaman gelmemiştir. Türkiye ise sorunların barışçıl yollarla çözümünden taraf olması ve savaşlardan kaçan mültecilere her zaman kapı açmasıyla duruşunu belli etmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” öğüdünün arkasında durmuştur.

“Yurtta sulh cihanda sulh”

Hepimizin dileği olan o söz…

Bu güne kadar aldığım bütün tarih derslerinde söylenen nihai cümle…

Ülkemizin dış politikasının ilk maddesi…

Hepimiz tarih okuduk. Hepimiz bu konuda eşitiz. Hepimiz kitaplarda faşizmle, diktatörlükle, soykırımla anılan ülkelerin adını biliyoruz. Kimi kapitalist, kimi komünist, kimi bilmem ne bela1, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise sulh evvela!

Biz yakın tarihe bir göz atalım dedik ama Körfez Savaşları’ndan önce de Türk dış politikası barışçıldı. Bakınız; 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı. Bakınız; Kore Savaşı. Günümüze gelirsek değişen pek bir şey olmadığını göreceğiz. Bakınız; 2018 Zeytin Dalı Harekâtı.

Körfez Savaşları’nda mültecilerine kapı açan Türkiye, mazlumları en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapsa da maddi olarak bir hayli zorlanmıştı. Peki şimdi? Onlar için çadırlar, gerekirse köyler kuruyor; okullar ve hastaneler açabiliyoruz. Körfez Savaşları’nda kapı komşumuzda olan bitene insani açıdan bakıyor, mazlumlara yardım etmek istiyorduk. Ancak ne yazık ki bu yardımlar zamanın büyük devletlerinin istediği ölçüde ve şekilde gerçekleşebiliyordu.

ABD’nin diplomasisi her zaman ikiyüzlüdür. Körfez Savaşları’nda size barış ve demokrasi getireceğim diyerek insanları umutlandırmıştı. Gerçekte ise kimyasal silah arıyor gibi gözüküp ülkede patlatılmamış okul, hastane, fabrika ve endüstri bölgesi bırakmamış aksine kadın, erkek, çocuk ayrımı yapmaksızın tüm insanları iğrenç emellerine alet etmişti. Peki şimdi? Türkiye kapı komşusuna yardım ederken kimseye sormuyor. Onların barınma, beslenme gibi ihtiyaçlarını karşılarken zorlanmıyor. Onları okutuyor, ücretsiz hastane hizmetleri veriyor. Hiç kimsenin namusuna dil uzatmadan ve hiçbir ülkenin bir karış toprağında gözü olmadan, yalnızca mazlumlara yardım etmek amacıyla yola çıkan Türkiye, kendi ürettiği silahlarla terör yuvalarını vuruyor ve bölgeyi yavaş yavaş temizliyor. ABD, Irak Savaşı’nı tüm dünyaya televizyondan izletip bizleri vahşete seyirci bırakmıştı. Türkiye ise şimdi Zeytin Dalı Harekâtı’nda bulunan mühimmatları, teröristlerin cesetlerini, buldukları gizli geçitleri tüm dünyanın gözleri önüne seriyor. Kısaca Türkiye, ABD’nin aksine bölgeye barışı getiriyor. 

Bir yerde savaş varsa barışın kıymetini orası bilir. Bir yerde açlık varsa karnı tok uyumanın kıymetini yine orası bilir. Bizler sıcak evlerde, uygun çalışma ortamlarında gün geçirirken savaşın içinde doğup büyüyen hatta belki de büyüyemeyen bebekler, hayallerinin peşinden koşacak yaşta toptan tüfekten kaçan çocuklar öldürülürken kendini sanatçı addeden birisinin “Peace at home, peace in the World”2 çağrısında bulunması ne kadar acı. Üstelik bu çağrıyı resmi dilimizde yapmaması nasıl bir gaflet.

Dün haberlerde bir Kürt amcanın askere yazılmak istediğine denk gelince ailecek durup izledik. Amca yıllarca PKK’nın evlatlarını birer ikişer dağa götürdüğünden, okullarını yıktıkları için cahil kaldıklarından bahsetti ve harekâta katılmak istediğini söyledi. Diğer yandan askerimiz üşümesin diye onlara odun taşıyan, onlara yemekler hazırlayıp getiren insanlara da şahit olduk. Hal böyleyken Türkiye Cumhuriyeti menfaatlerine hizmet etmemiş, kültürel mirasımıza faydalanacağımız bir eser bırakmamış, gençleri toplumla iç içe yaşamaya değil de toplumdan soyutlamaya yönelik beyanlarda bulunan kişi ve kişiler benim gözümde sanatçı değildir. Aydın hiç değildir. Ülke gündemini işgal edecek kadar önemli de değildir.

Bendenizin kanaati şudur ki; bu durumda makul olan savaşın da  barışın da anlamını Kürt kardeşlerimize sormamız gerektiğidir. Neticede zoru gördüğü zaman tasını tarağını toplayıp kaçanlardan ziyade tankların önüne atlayıp Allah Allah diye bağıranlar söz sahibidir bu ülkede. Bu ülke bize aziz şehitlerimizin mirasıdır. 

İyisi mi siz katledilen insanları televizyonda izlerken yüreği sızlamayanların, mültecilerin yardım çığlıklarını duymayanların kulağına VERİN MEHTERİ!

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Allah’a emanet.

1 Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale Şehitlerine, https://goo.gl/YF7Y9i

2 https://goo.gl/aX3uUX