mustafabinol @ eguncel.net

Ulu olmak ululuk atfedilmek ululuğu yaşamak. Bir atıfta bulunmak bir değer biçmenin zahmetleri hemen hemen orta yaşı geçmeye başlayan her insanın farkına vardığı bir durumdur. Selçuklular ve Osmanlılar bir İslam geleneği olan şehirlerin yaşam alanlarının en aktif olmasını istedikleri yerlere veya en hareketli bölgelerde fethedilen her şehre orada bir büyük mabet bulunuyorsa ya onu camiye çevirmiş ya da yenisini inşa etmiştir. Merkezi oluşturan bu camilerin etrafına esnaf ve sanatkârlar, insanın ihtiyaçlarını karşılayacak şehrin mutabık noktası haline getirilmiş bir yaşam ve cazibe merkezi. O şehri ticari, dini, sanat ve toplumsal olarak ayakta tutacak fil ayağı veya ana sütun görevini üstelenen bu mekânlara takılan isimdir ULU cami. Ulu camilerin en ulusu Medine’yi Münevvere ’ye hicret eden Nebi’yi Ekrem Peygamber efendimizin ilk yaptığı ilk eylem olan mescidi nebevidir. Bir gelenek, usul dahası aslen sünneti seniyye olarak Selçuklular ve Osmanlılar da ilk icraatlarını böyle yapmışlar.

Bu haftaki konumuz Diyarbakır’ın ve doğunun cazibe merkezi Ulu camiden bahsedeceğim. Sevdiğim şehirleri soranlara Haremi Şerifleri üstünde barındırma şerefine nail olmuş üç şehri ve aziz İstanbul’u hep ayrı tutmuşumdur. Mescidi aksa hariç tüm haremi şeriflerde vaktini geçirme şerefine ulaşmış bir garip olarak huşunun ve huzurun tadı dimağımda lezzet ırmakları akıtırken ve büyüsünde kaybolduğum haşmetli mabetlerdi. Büyük bir derinlik muhteşem bir huzuru sunarken misafirine aynı zamanda küçüklüğünü, acizliğini de yaşatıyor. Diyarbakır ulu camiyi bu yılın mayıs ayında ancak tanıma fırsatım oldu kendisini haremi şerif diyen anan insanları doğrularcasına büyük bir huzur, fevkalade bir tat aldım dahası etkilendim, duygulandım. Gayri ihtiyari insan oradaki huzurdan büyük bir keyif ve haz duyarken kadim şehirlere ulu bir camiyi yaptıracak o derin gücü hissetmiş oluyor. Bu toprakların mayasında bulunan vatan millet birlik berberlik duygularının nasıl gelecek nesillere aktarıldığının da şahidi oluyoruz. Selam olsun bu denli uhrevi güzelliklerini buralara harcamış yiğitlere...


Diyarbakır Ulu Camii


Şehirde bulunan tarihi camiler içinde en büyüğü ve en ünlüsü olan Ulu Cami, Anadolu’nun en eski camilerindendir. Yapı 639 yılında Hz. Ömer Döneminde şehrin merkezindeki en büyük mabet olan Martoma Kilisesinin bulunduğu alana inşa edilmiştir. Daha sonra 1091 yılında Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ın buyruğu ile büyük bir onarım gördüğünü, değişik dönemlerde birçok kez onarım ve eklentilerle bugünkü şeklini aldığını kitabelerinden öğrenmekteyiz. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, İnal ve Nisanoğulları, Anadolu Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Keyhüsrev, Artuklular, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ve Osmanlı padişahlarından birçoğuna ait kitabeler caminin muhtelif yerlerinde görülmektedir. Erken İslam döneminin ünlü Şam Emeviye Cami’nin Anadolu’ya yansıması olarak yorumlanan Diyarbakır Ulu Camii, İslam âleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir.

Ulu Cami’nin avlu cephelerinde farklı dönemlere ait mimari bezemeler, kabartma ve yazıtlar büyük bir uyum içerisinde yerleştirilmiştir. Tarihin her döneminde ibadet merkezi olarak kullanılan tarihi ulu cami Diyarbakır’daki en büyük yapılar topluluğudur. İki camisi (Hanefiler ve Şafiler Bölümü), iki medresesi (Mesudiye ve Zinciriye), doğu-batı maksuresi, minaresi, abdesthane kısımlarından oluşmakta ve bütün bu külliyenin ortasında büyük dikdörtgen bir avlu bulunmaktadır. Camiye giriş üç ayrı yerden sağlanır. Doğuda olan kapı ana (taç) kapıdır. Ana giriş kapısının iki köşesinde aslanla boğa mücadelesini simgeleyen ve simetrik olarak işlenmiş kabartma bir figür bulunmaktadır. İki hayvanın mücadelesini konu alan ana giriş kapısı oldukça geniş açıklıklı bir kemer şeklinde avluya açılmaktadır. Cami dikdörtgen şeklinde planlanmış ve çok sütunludur. Avlu içerisinde yer alan sekizgen planlı şadırvan, sekiz adet sütun üzerine oturtulmuştur. 800 yıldan fazla bir geçmişi olan güneş saati avlu içerisinde yer almaktadır. Bir metre kadar yükseklikteki yuvarlak bir mermer üzerine yerleştirilen metal parçasının, güneşin hareketiyle birlikte çevresinde dönen gölge marifetiyle zamanı göstermektedir. Başlıklı bir adet sütun üzerine yerleştirilmiş güneş saati, güneşin hareketlerine göre zamanı göstermektedir.

Sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El-Cezeri’nin yaptığı güneş saatinin, caminin dışındaki meydanda bulunduğu ancak 1920’lerde şimdiki yerine getirildiği bilinmektedir. Diyarbakır’a gelen yerli veya yabancı turistlerin ilgi odağı olan yer yer çatlayan güneş saatinin, daha fazla yıpranmaması için çevresine demirden korunak yapılmıştır.