m.hasanilkay @ gmail.com

 
Saat geceyarısını çoktan geçmiş. Bir kaç saat önce taa Macaristan'dan buralara, Trabzon'a Türk arkadaşlarını ziyarete gelen Macar arkadaşlarımızı yolcu ettik İstanbul'a. Yani bu yazıyı yazmak için daha fazla modumda olamazdım. Eğer aranızda  Erasmus süreciyle alakalı gidip-gitmeme ikileminde olan varsa, bu yazı dizisinin bir amacı da bu soruları gidermek olacak. Yine aklınızda soru işaretleri kalırsa, yazarım mail adresimi köşenin altına, bir yazımızın konusu da sorularınızın, anılarımla karışık cevapları olur, sizi mi kıracağım. Ancak bu seferkinin konusu farklı, bu sefer ilk sefer.

Bu sefer bir Türk'ün konuşarak yabancı dil öğrenme sürecinde düştüğü komik durumlardan, kendimin, arkadaşlarımın yaşadığı ve tanıdıklarımın anlattığı bazı anılar ile birlikte bahsedeceğim.
Biz Macaristan'a gitmeden, oradaki organizasyon kalacak yerimizi ayarlamıştı, bavullarla yurda girdim. Türk arkadaşlarla tanıştım ilk, hala da görüşürüz. Neyse yardımcı oldular, derken son bavulu almak için asansör ile lobiye indim ben. Koridorun öbür ucundan yanıma gülümseyerek bir kız geldi. Allahım, üslubumu çok da cıvıklaştırmak istemiyorum ama belli ki yaradanın detaylara önem vererek, üzerinde ince çalıştığı bir kişi... Dedi ki ''Hey I'm Klaudia, do you need help?(merhaba ben Klaudia, yardıma ihtiyacın var mı?)''. Ben tabii o ara, bu cümleyle beraber bir arp melodisi de duyuyorum ufaktan. Çok şükür o hengamede ''help'' kelimesini algılayıp, kızın yardım talep ettiğini çözümleyebildi beynim. Dedim ki ''no, thank you(hayır,teşekkür ederim)''. Benden de kendimi tanıtmamı bekleyen kızcağız, beklediği samimiyeti göremeyince, ''Are you Hasan(sen Hasan misin?)'' diye sormak durumunda kaldı. Soruyu tam olarak anlayabilmenin gururuyla, vurgulu bir şekilde ''YES'' dedim. Kız benim ''mentor''um imiş, yani benden sorumlu bir Erasmus öğrenci ağı gönüllüsüymüş. Bağlam, yani kelimenin anlamının kullanımı hususunda ilk tokadı burada yemiştim. Çünkü benim ''suikaştçı itikadı'' diye Türkçe'ye cevirilmis, adında tasavvufi bir hava taşıyan bilgisayar oyunundan hatırladığım kadarıyla ''mentor'', üstad, usta, arif kişi anlamlarına geliyordu. Neyse kızcağız yurt kurallarından vs. bahsederken ''Do you smoke? (sigara içiyor musun?)'' diye bir soru sordu bana. Ve maalesef bu soruyu ben, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyan Türk öğrencilerin arasındayken sordu. Kızın sorusuna o an ''I can't (içemiyorum)'' diye cevap verebildim, o son kelime ağzımdan çıktıktan sonra bir şeylerin yanlış olduğu hissine kapıldım açıkcası. O arkadaşlardan biri olan Samet de ''Çok içmek istiyor ama sigaranın hangi kısmını ağzına götüreceğini bilemiyor'' diyerek alley-hoop pasımı güzel bir smaçla tamamladı. Tabii gülüştüler vs. ben olan biteni anlamaya çalışırken. Kız gittikten sonra bana da durumun ne olduğunu açıkladılar.
Çok değil iki hafta sonra, zorunlu Macar Dili dersindeyiz. Fransızı, İspanyolu, Litvanyalısı, Almanı, Brezilyalısı her milletten insan var sınıfta. Herkes Macarca kendini tanıtmaya çalışıyor. İlk talihli KTÜ'de Coğrafya bölümü öğrencisi olan Selim arkadaşımız oldu. Hoca ilk olarak kendini tanıttı ''İlona vagyok'' diyerek. Bu kullanım ''Ben İlona'yım, Adım İlona'' anlamlarına geliyor Macarca'da. Sonra hoca olan bitene pek hakim olmayan Selim'den kendisini tanıtmasını isteyince, Selim'in cevabıyla birlikte sınıfta kontrolü tamamen kaybettik: ''İlona Selim''.
Bu olayın üzerinden 1 ay geçti. Formasyon süreci ve aynı yurtta kalıyor olmamız sebebiyle yabancı arkadaşlar ile de muhabbetimiz belli bir noktaya geldi. Dedik ki bir haftalık sonbahar tatilinde çevre ülkeleri bir gezelim. İnsanlar çeşitli gruplar halinde farklı planlar yaptılar. Biz de üçü Türk, ikisi Alman, biri İranlı ve dördü Litvanyalı tuhaf bir grup oluşturup, trenle bir hafta içinde Budapeşte-Viyana-Bratislava turu planladık. Çok güldük, çok eğlendik. Yol maceralarımızın bir çoğunu da ilerleyen yazılarda anlatırım. Bratislava'da grup halinde dolaşırken çok güzel bir meydan bulduk toplu fotoğraf çekilmek için ama bir türlü çekecek adam bulamadık. Nedenini de hatırlamıyorum açıkcası. Nihayetinde kızlardan biri gönüllü oldu çekmek için. Tam denklanşöre basacakken patenli, Slovak bir genç, fotoğrafı trolledi objektifin önünden geçerek. Kendince eğlendi münasebetsiz adam. Ama benim keyfim yerindeydi, böylesine sulu bir şaka canımı sıkamazdı. O gencin arkasından gür bir sesle ''Hey Where are you going, come here and take us (nereye gidiyorsun, buraya gel ve al bizi)'' diye bağırdım. Ama amacım gel çek bizi, fotoğrafımızı çek ''take our photo'' demekti. Rica ediyorum gözünüzün önüne ''koca istiyorum, gel beni al'' diye bağıran o abla gelmesin. Ben durduk yere öyle bagirinca gundemimiz degisti tabii tamamen. Kimsenin fotoğraf çektiresi falan da kalmadı gülmekten. O meydandan da sadece bu fotoğraf kaldı geriye. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu vesileyle ilk olarak uluslararası anlamda bir goygoya da malzeme olmuş bulunduk. Bir süre bu ''take us'' muhabbeti devam etti arkadaşlar arasında. Bu da İranlı arkadaş Majid'in mevzuyla alakalı, ''TAKEN'' filmine ithafen hazırladığı afiş çalışması. 

Son olarak da Çiğdem Hoca'nın, anlattıklarıma benzer, duyunca çok güldüğüm bir hikayesini aktarmak isterim. Hocamızın Akçaabatlı bir tanıdığının, Amerika Birleşik Devletleri'nde, arabasını park etmeye çalışırken başına gelmiş bu hikaye. Kendisi yol kenarında bulunan polis memuruna yanaşarak, o güzel Akçaabat aksanı ile ''Can I bark here?'' diye sormuş. Hiçbirimizin, polis memuruna oraya park edip edemeyeceğini sorduğuyla alakalı bir şüphesi yok sanırım şu an. Ancak sorun şu ki ''bark'' kelimesi İngilizce'de ''havlamak'' anlamına geliyor. Tabii polis memuru, kendisine durduk yere orada havlayıp havlayamayacağını soran bu adamın bu tuhaf talebi karşısında, şaşkın bir tavırla sadece ''yes you can(evet havlayabilirsiniz)'' diye cevap verebilmiş. Ne güzel değil mi özgürlükler ülkesinde yaşamak. İşin diğer ucunda siyasi liderine olan bağlılığını, saygısını göstereceğim diye ulumak isterken, ocak dışı kalmak da var.

İnanın belki bir bu kadar daha anımı, yazı daha fazla uzamasın diye paylaşmadım. Onay gelirse belki ikincisini yazarım devam yazısı mahiyetinde.
Kısacası, yurtdışında yaşayabilmek ile ilgili en büyük çekingenliklerimizden birisi, yabancı dili konuşurken hata yapma korkumuz malum. Ancak ben tüm Erasmus sürecime baktığımda bana daha az hata yaparak konuşabildigim bir ikinci dil ve bir sürü eşşiz, eğlenceli anı kaldığını görüyorum. İnsanın hatalarını tekrarlamaması, o hataların insanı ne kadar gülünç duruma düşürdüğüyle de alakalı biraz. Üniversiteli arkadaşlarım, imkanınız varsa eğer, Erasmus yapın. Sürecin sonunda kendinizi daha çok sevdiğinizi göreceksiniz..