aysenpervanoglu @ eguncel.net

Son günlerde hepimizin karşılaştığı ve birkaç yılda bir duymaya aşina olduğu bir gündem maddesi: Değişen sınav sistemi. 2003 yılından itibaren bu konuda yapılan değişikliklere en kısa şekilde bakalım: 2003’te üniversiteye girişte katsayı farkı artırıldı. 2004’te müfredat değişti. 2005 yılında üç yıl olan eğitim dört yıla çıkarıldı ve LGS yerine OKS getirildi. 2007’de üç sınavdan oluşan SBS geldi. 2009’da üniversite sınavı YGS-LYS olarak iki aşamalı hale getirildi. 2010 yılında SBS’de üç sınav dönemi kapandı, tek sınava geçildi. Yine bu yıl düz liseler Anadolu lisesine çevirildi. 2011’de katsayı kalktı. 2012’de 4+4+4 sistemine geçildi. Aynı yıl içinde tek sınavlı SBS yerine öğrencinin birçok sınavdan elde edeceği başarıları merkeze alan bir sistem geldi ve dershanelerin kaldırılacağı dile getirildi.2013 yılında TEOG’a geçiş yapıldı. 2014’te dershaneler resmi olarak kaldırıldı. Kurumların niteliği değişmeden “özel okul” adı altında ücretlerini ikiye katlayıp hayatımızdaki yerlerini aldılar. YÖK’ten yapılan son bilgilendirmeye göre YGS-LYS ayrımı da kalkacak. Onsekiz puan türü maziye karışıp öğrencilerin sayısal, sözel, eşit ağırlık ve dil puanlarını merkeze alan dört puan türüne geçilecek. Ayrıca TEOG da kaldırılacak, yerine getirilecek sistem için çalışmalar sürüyor.

Evet, başımız döndü.

Peki yapılan yenilikler bizi istediğimiz noktaya taşıdı mı?

Yazıyı daha fazla veriyle boğmak istemediğimizden çok genel bir bakış atalım: Her 3 yılda bir yapılan Uluslararası Eğitim Değerlendirme Testi (PISA) 2016 verilerine göre Türkiye, önceki yıllardan gerileyerek 72 ülke arasında 50. Sırada yer aldı. Bu ve benzeri sıralamalar karşısında akla gelen soru: ihtiyacımız olan şey sistem değişikliği mi yoksa nitelik artışı mı? Nitelik artışının sistem değişikliğinin bir sonucu olmadığını artık her göz gördü. Ki eğitim gibi bir kurumun temel kalıplarının zamanında oturtulması her toplum için hayati önem taşır. Ancak ülkemizde olduğu gibi köklü çözümlerin aranması yerine günü kurtarmanın derdine düşülen yerlerde her yeni politik bakış, “kendince doğru” olanı sisteme tabi olan için yaşam tarzı haline getirir.

Sınavda çıkacak konularla ilgili binlerce soru çözülürken çıkmayacak olanlara genel itibariyle dönüp bakılmaz bile. Beynin tüm kapasitesinin sınavlara harcanması gerektiğine öyle inanırız ki bu iş dışında yapılacak bir aktivite boşa vakit harcamak olarak görülür. Sınav konuları dışında bir kitap okumaktan tutun, sosyalleşmeye kadar her konunun muhatap kaldığı bir ötekileştirmedir bu. “Önce sınav, ahlak yapımı olumlu anlamda şekillendirebilecek x bir kitap bir yılda bitse de olur. Çünkü ahlaklı bir “başarısız” hiçbir işe yaramaz.” Başarısız olmanın neye ve kime göre olduğu elbette ayrı bir yazı gerektirir. Odak noktamız şu: Böylesi sınav odaklı bir eğitim sisteminde atlanan bir şey var: düşünmek. Kendi görüşlerini oluşturmaları gereken yaşlarda odaklarını “sınav”ın rehin aldığı koskoca bir insan topluluğu. Tabi oldukları sistemden tutun, oturdukları sıralara kadar her şeyin onlara “itaat”i fısıldadığı insanlar. Sorgulamayan, hayatında kesin kuralları olmayan, George Carlin’in söylemiyle, yerde yuvarlan denilince yerde yuvarlanan insanlar. Eğitimin bu olduğuna bizi inandıran ne?

Araç, sadece belirli bir amacı gerçekleştirmesi üzerinden önem kazanıyorsa, kendi başına ayrı bir şey ifade etmiyorsa, amaç gerçekleştirildiğinde araç kullanılabilirliğini yitirir. Eğitim-sınav ilişkisine de bu araç-amaç ilişkisi üzerinden bakabiliriz. Sınavdan ayrı bir anlam atfedilmeyen eğitim, sınav için tüketilmeye yazgılı olmaktan paçasını kurtaramaz. Eğitim, dünyayı, olup bitenleri anlamada bir araç olduğunda sürdürülebilir hale gelirken, sınav odağında ilerlediğinde içselleştirilememesinin önü açılmış olur. Ağaç fotosentez yapıyor ama niye yapıyor; çünkü sınavda soru çıkacak. Fatih İstanbul’u 1453’te fethetti ama niye fethetti; çünkü sınavda soru çıkacak. Bakış açısı bu denli problemli bir hal almışken bir de üzerine sabit olmayan sınav sistemlerinin belirsizliğinin eklenmesinin yaratacağı bunalım sorulduğunda yetkililerden yapılan açıklamalarda “ zaten herkes aynı şartlar altında, aynı değişikliklere tabi oluyor, adayların stres yapmasına gerek yok” ifadelerine rastlıyoruz. (Herkesi döveceğiz, rahat olun, kimsenin gerilmesine gerek yok.)

Velhasıl, sınavlar eğitime bir karşılık olarak görülüyor. Eğitimin uzun vadeli anlamı önemini yitiriyor. Oysa bunun tüm ailevi ve toplumsal ilişkileri, kişisel tercihleri etkilediği göz önünde bulundurulup uzun vadeli hedefler için çalışan bir sistem kurulmalı. Eğitimin hedefinin sınav yerine ülke ihtiyaçları ve ideal insan düşüncesi çevresinde şekillenmesi, kaygıyı azaltıp potansiyellerimizi ortaya çıkarmada muhakkak yararlı olacaktır.

*Yazıya katkı sağlayan Muhammet DURMUŞ'a teşekkür ederim.