mustafabinol @ eguncel.net

Zaman tüm kararlığı ile sessizce keserken yaşamı, iyilikleri ve kötülükleri sırayla bize doğru sürükler.  Ne garip! Biz ise ikisinden de çok çabuk sıkılıyoruz. İnsan tüm yaşantısı boyunca maddi manevi arzu ve isteklerinin doğrultusunda çabasını gösterirken çekeceği tüm sıkıntılara rağmen ilerlemeye devam etme hissi insanı güçlü kılan yanıdır. Güçlü yanlarını gündelik yaşamının bir parçası haline getirenler ile onu bir ömür boyu prensip edinenler haliyle bir olmaz olamazlar. İnsan yaratılış duyarlılığını keşfetmemişse eğer sanatla işi olmaz. Oysaki sanat zaman ve yaşam değerlerini insanın aklından çıkarır ona bambaşka haz veren anlamlar yükler. Bu anlamlar insani tüm güzel duygulardan verimli lezzet almak; düşünsel ve sezgisel açıdan hayatı daha iyi okuyabilme ve yaşayabilme becerilerini verir. 

Günümüze aksetmiş tarihin tozlu ve derin havasını yaşatan birçok esere bakınca şaşırıyorken atalarımızın bize bıraktığı en büyük eserlerden biri olan yayı ne kadar basite alırız. Oysaki beni hep hayran bırakan, yüreğimi dolduran "Kavs" ve "Kabza" isimleriyle de anılan yay, sanıldığı gibi basit bir ağacı biraz büküp bir ip bağlamakla olmuyor. Oldukça teferruatlı olan yay dört ayrı kısımdan oluşur; Ağaç, boynuz, sinir ve tutkal. Yay için en ideal ağaç, akça ağaçtır. Akça ağaç hilâl şeklinde bükülüp üç gün boyunca soğuk suyun içinde tutulur. Daha sonra suyun bulunduğu kazan ateşte ısıtılır, ağaç yumuşayınca yay tezgâhı denilen kertikli tahtaya takılıp gerilerek rutubetsiz bir yerde bir sene kadar bekletilir. Sonra da manda boynuzundan yayın üst kısmına kabuk ilâve edilir. Öküzlerin ayaklarından dizlerine kadar olan yerden alınan sinirler, yay tımarı sandığında dimdik hâle gelinceye kadar kurutulup, som mermer taşta tel tel oluncaya kadar ezilir, demir taraklarla taranarak, Mersin balığının damağından elde edilen tutkalla yaylara yapıştırılır. Yıllarca dayanabilmesi için, yayın sırt kısmına atın sağrı derisi ve kayın ağacı kabuğu yapıştırılıp sandalız yağı sürülürdü. Bu kadar külfetle elde edilen yay, öyle sağlam olurdu ki, bu yayı kurmak için pehlivan gücüne ve pazılarına sâhip olmak gerekirdi.

Dünyayı hayran bırakan uzak mesafelere ok atan ceddimizin modern zamanlar hariç yay yapımındaki ulaştığı teknoloji akıl almaz biçimde. Sanatın yay ile ne alakası var diyebiliriz; öylesine basitçe değil sadece zamanla alakalı ihtiyaçlar çekilen sıkıntılar özünden gelen bir hissiyat ile duyguların filizlenmesi yaratıcının insana bir lütfudur. O yaylar belki Selimiye’yi, Süleymaniye’yi yaptıran bir gelişimin ilk izleriydi kim bilir… Kadim zamanları düşününce zorlanıyorum anlamlar yerine oturmuyor. Mutlak gücün sahibi Rabbimiz aklıma geliyor ve rahatlıyorum çünkü o “mersin balığının ağzındaki tutkalı keşfeden biri muhtemelen öküzlerin arka ayaklarında çıkarılan lifleri de kullanacaktır.

Samimiyet ile yapılan her işin sanata akisleri zamanla yoğrulurken aktarıldığı dönemlere birçok kadim izler bırakır. Günümüze yetişmiş eserlerin bir söylem biçimi ile kendini sanatkârını anlatırken bulunduğu şehre kente bıraktığı tüm sinyallerin ulaştığı bir taşıyıcısı vardır illaki. Şimdi sıra bizde ne yapalım da şu gök kubbede hoş bir seda bırakabilelim...