dilekkara @ eguncel.net

Yazar: Raghuram Rajan, Hindistan Merkez Bankası Başkanı
Çeviri: Dilek KARA

Dünyamız artan tehlikeli bir durumla karşı karşıya. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin, yerel politik tansiyonlarının rahatlayabilmesi için büyümeye ihtiyacı var. Ancak henüz çok azı bunu gerçekleştirebildi. Eğer hükümetler, bu duruma, büyümeyi diğer ülkelerden ithal etmeye yönelik politikalar yürürlüğe koyarak karşılık verirlerse, bu “komşuyu dilendirme”  yöntemi başka yerlerde istikrarsızlık yaratmaktan öteye gidemeyecektir. Öyleyse ihtiyacımız olan şey, oyuna yeni kurallar getirmektir.

Büyük Durgunluk öncesi büyüme oranlarına geri dönmekte neden bu kadar zorlanıyoruz? Akla gelen ilk cevap şu; 2008 Küresel Ekonomik Krizi öncesi yaşanan patlama, gelişmiş ülkeleri, büyümelerini engelleyen bir borç tehdidi ile baş başa bıraktı. Çözüm ise, piyasa talebini canlandırmak için borç hanesini kabartmak olsa da, bu borç alımlarının politik olarak uygulanabilir olup olmaması ya da sürdürülebilir talep meydana getirip getirmeyeceği belirsizliğini koruyor. Dahası, nüfusun yaşlanması ve düşük verimlilik artışı –ki önceleri borç destekli kalkınma yöntemiyle maskelenmişlerdi- gibi yapısal faktörler, ekonomik canlanmaya engel olabilir.

Politikacılar, rekabeti arttırma, yeniliği teşvik etme ve kurumsal değişiklikleri tetikleme gibi yapısal reformları, büyümenin önündeki yapısal engellerin üstesinden gelmenin yegâne yolu olarak kabul ederler. Fakat aynı zamanda, bu tip reformların kötü yanlarının kısa bir sürede ortaya çıktığının, bu karşın, getirilerinin genellikle gecikmeli ve faydalarının da belirsiz olduğunun bilincindedirler. İleride Lüksemburg Başbakanı olacak olan Jean-Claude Juncker’ın,  Euro krizinden sonra söylediği gibi, “Ne yapmamız gerektiğini biliyoruz; ancak yaptıklarımızdan sonra nasıl tekrar nasıl seçileceğimizi bilmiyoruz!

Merkez bankaları farklı bir problemle karşı karşıya: yetkilerinin temellerini sarsan enflasyon... Hâlihazırda oldukça düşük faiz oranlarıyla, gelişmiş ülkelerin merkez bankaları, sıradan para politikalarının ötesine geçmek zorunda olduklarını, aksi takdirde enflasyon yüzünden kredi güvenilirliklerini kaybedeceklerini biliyorlar. Ellerindeki araçların tükendiğini de iddia edemeyeceklerinin farkındalar. Tüm çözüm eylemleri başarısız olursa, her zaman bir “helikopter para” noktası vardır; merkez bankası enflasyon oluşturmak için para basar ve onu sokaklara dağıtır (bir başka deyişle, her yurttaşına, özellikle de para harcamaya daha yatkın olan yoksullara, bir çek gönderir). Bununla birlikte, varlık alımından (sözde parasal genişleme) negatif faiz oranlarına kadar, nispeten daha agresif birtakım araçları da kullanabilir.

Fakat bu gibi politikalar talep artırımı ve büyüme gibi amaçlarına ulaşabilir mi?  Para politikası, halkın beklentileri üzerinde etki yaratma yoluyla yürütülmektedir. Eğer, alışılmışın dışında agresif bir politika halkı felaketin yakın olduğuna ikna ederse, bireyler para harcamaktan ziyade tasarruf yapabilir. Hatta eğer halk, sonuçların (çarpıtılmış varlık fiyatları, yüksek devlet borçlanması vs.) eninde sonunda tersine dönmesi gerektiğini algılarsa, bu tasarruf eğiliminin daha da büyük boyutlara ulaşması kaçınılmazdır.

Bunun aksine, insanlar politikaların hiç değişmeyeceğine ikna olmuşlarsa, merkez bankasına kısa vadedeki hedeflerine ulaşmakta yardımcı olacak şekilde, yine varlık alımında savurgan davranabilir ve aşırı borçlanmaya girebilirler.  Ama politikalar kaçınılmaz şekilde değişir ve bu değişim gerçekleştiğinde, varlık fiyatları yeniden alt üst olur.

Ülke içindeki etkilerin ötesinde, tüm para politikaları “dışa yayılma” etkisine sahiptir. Normal koşullarda, bir ülke yerel tüketim ve yatırım için yerel faiz oranlarını arttırırsa, ihracata yardımcı olan döviz kuru aşırı değer kaybeder.

Bununla birlikte, günümüz koşullarını normal kabul edemeyiz. Yurtiçi talep, sıra dışı politikalara tepki vermeyebilir. Dahası, sıra dışı para politikaları sonucu çarpıtılmış yurtiçi tahvil fiyatlarıyla karşı karşıya kalan emeklilik fonları ve sigorta şirketleri, bu ihtiyaçlarını daha az bozulmuş uluslararası pazarlardan giderme yoluna gidebilir.  Maksimum verime yönelik böylesi bir arayış döviz kurunu daha fazla düşürecek ve rekabetçi devalüasyon riskini artıracaktır, hiçbir ülke bu durumu zararsız atlatamaz.

Hâl böyle iken, gelişmiş ülkelerin merkez bankaları politikalarını haklı çıkarmak için akla hayale gelmez şekilde, döviz kurunu bu geçişin birincil kanalı olarak kabul ederek, ellerinden geleni yapmaya devam ediyor. Bu durumda, ihtiyacımız olan tek şey, bir merkez bankasının yerel yetkilerinin ülkenin uluslararası sorumlulukları üzerinde baskı kurmasını engelleyecek para politikası kuralları geliştirmektir.

Bir trafik ışığı benzetmesi yapacak olursak, birkaç olumsuz dışsal etkisi olan politikaları “yeşil”, geçici olarak kullanılması gerekenleri “turuncu” ve her zaman kaçınılması gereken politikaları “kırmızı” olarak oranlayabiliriz.

Eğer bir politikanın hem yurtiçi hem de yurtiçi pozitif etkileri varsa bu politika kesinlikle “yeşil” olmalıdır. Ayrıca yurtiçi ekonomi için güçlü başlatma etkisi oluştururken, yurtdışı ekonomiler için yalnızca geçici birkaç kötü etkisi olan bir politika da yeşil olarak değerlendirilebilir (çünkü yurtiçi ekonomideki ithalata yönelik talepte artış sağlanacağı için, nihayetinde bu politika yurtdışı ekonomiler için iyi olmaya devam edecektir).

Kırmızı politikaya bir örnek ise şöyle verilebilir: sıra dışı bir politika, bir ülkenin yurtiçi talebini arttırma noktasında küçük kazanımlar sağlıyor ancak özellikle gelişmekte olan pazarlardaki varlık fiyatlarında balon etkisini provoke ederek büyük sermaye çıkışlarına sebep oluyorsa, bu politikanın rengi şüphesiz ki kırmızıdır.

Bununla birlikte, bolca gri alan görülecektir (hatta benzetmemize bağlı kalmak adına turuncu diyelim). Büyük bir ekonomide geniş olumlu etkileri olan bir politika, dünyanın geri kalanı için küçük olumsuz etkilere sahip olabilir, ancak yine de küresel refah göz önünde tutulduğunda, politikayı olumlu olarak değerlendirmemiz gerekir. Böyle bir politika, sürekli olmasa da geçici bir süre için mazur görülebilir.

Bugün, en iyi verileri, modelleri ve ampirik çalışmaları kullanıyor olsak bile, politika renkleri üzerinde net bir uzlaşmaya varmış değiliz. Dolayısıyla, artık bu konuda müzakerelere başlamalıyız. Seçkin akademisyenlerin zemini oluşturacak makalelerinden başlayabilir ve bunu Uluslararası Para Fonu (IMF) ve G-20 gibi çok taraflı kurumlara taşıyabiliriz. Başlangıçta birçok belirsizlik olacaktır, ama müzakere zamanla daha iyi verilere ve modellere öncülük edecek ve politika belirleyenler kırmızıdan olabildiğince uzak durmak için çabalayacaklardır.

Bana kalırsa, aklımdaki bu düşünce, Bretton Woods çizgisinde yeni bir uluslararası sözleşmeye ve uluslararası etkiye sahip merkez bankalarının yetkilerinin yeniden yorumlanması ihtiyacı gerektirmektedir.  Ancak, bu tartışmanın temellerine hâlihazırda zaten sahibiz. IMF’nin IV. Maddesi şöyle der: “bilhassa, her üye, …ödemeler bilançosu dengesini korumak ya da diğer ülkeler üzerinde haksız rekabet avantajı elde etmemek adına, döviz kurunu ya da uluslararası para sistemini manipüle etmekten kaçınacaktır…

Kuralları ayarlamak zaman alacaktır. Ancak uluslararası toplum için her zaman bir seçenek bulunmaktadır. Sistemli olmayan küresel para politikasıyla her şey yolunda gibi davranabiliriz ve bir şeylerin olağanüstü şekilde yanlış gitmemesini umut ederiz. Ya da yirmi birinci yüzyılın entegre dünyasına uyumlu bir sistem inşa etmeye bugün başlayabiliriz.

Kaynak: https://www.project-syndicate.org/commentary/new-monetary-policy-rules-needed-by-raghuram-rajan-2016-03