muberraaslan @ eguncel.net

    Henüz küçük bir çocukken anlayamadığım kelimeleri barındıran kitaplardan nefret eder, okumazdım. Aynı şekilde anlayamadığım dilden konuşan insanlardan haz duymaz neticede onları da dinlemezdim. Buluğ çağına eriştiğimde de aynı vaziyet devam etti, ta ki ‘anlayamadığım dil’ in aslında öz lisanım olduğu gerçeğini kavrayana kadar. Bu yakıcı gerçeği fark etmemle öz lisanımı keşfe koyuldum. Derinlere indikçe daha bir etkilendim, haliyle hayranlığım daimi bir terakki içinde artarak devam etti.

     “Bir milleti yok etmek istiyorsanız işe önce dil ile başlayın.” diyen Konfüçyüs’e hak vermemek ne mümkün. Bu sözü şu anki içine düştüğümüz hal ne de güzel teyid ediyor! İl il, sokak sokak gezip bu gerçeği haykırdıktan sonra “Peki siz bu kelamdan ne anlıyorsunuz ey insanlar?” diyerek canhıraş bir şekilde feryad edesi geliyor insanın. Konuşmaya mecali kalmayan, konuştukça köpüren dilimizin sayhasını işiten çıkar belki. İşitip idrak eder de o kişide, hasret kalıp yolunu gözlediğimiz intibah gerçekleşir belki. Umduğumuz budur.

       Hangi zaviyeden bakarsanız bakın -böyle gider de bir önlem alınmazsa şayet- ortalık “bütün lügati 10 kelimeyi geçmeyen ye ye gençliği” ne kalacak. Mütemadiyen damarlarından kan yerine keder akar bir vaziyette: Kelimelerin de bir ruhu vardır. Zenginliğimizi sadeleştirme adı altında yozlaştırdılar! Şimdiki dilde ruh olmadığı gibi, hislerini dahi ifade etmeye kafi değil. Bülbül lisanımızı alıp karga ötüşüne döndürdüler, lisanımızı katlettiler! Beraberinde mefhumları, ruhları, hayal dünyalarını da öldürdüler. Ve mefhumlarla hayal dünyasının arasında koparılması muhal derecesinde olan, fevkalade kuvvetli bir bağ vardır. Kayda değer eser vermeye muktedir olamayışımız, hayal dünyamızın  kısır olması da işte hep bu saike bağlıdır. Yeniden dirilişimizin bir basamağı da öz lisanımıza, mukaddes mefhumlarımıza kavuşmaktır, diyerek içimizdeki figanı haykırdık.

       Bir mefkure’ nin, mütefekkir’ in, muallim’ in, masiva, namütenahi ve mavera’nın karşılığını oluştururken bu mefhumlardaki ruhu nereye koyacaksınız? “Dünyada hiçbir millet, kendi diline böylesine el uzatılmasına, moloz karıştırılmasına kayıtsız kalmamıştır. Mesela : Arapçada farklı bir manaya sahip olan ve bize tapulanmış bulunan ‘mekteb’ atılmış, Fransızcanın ‘ecole’ üne benzesin diye ‘okul’ uydurulmuştur.” Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun yazdığı ve bizzat aslını soruşturup teyid ettiği bu gerçeğin haklılık payını hangimiz savunabiliriz ki? Elle tutulur bir tarafı mı var o zamanlarda uydurulan kelimelerin keyfiyetinin, daha doğrusu keyfiyetsizliğinin.?

        Bakınız bir kitap telif etseniz size yazar derler. Ahaliden birinin çocuğu çıksa da size mesleğinizi sorsa “Yazarım ben.” demenize istinaden çocuk  : “Yazarsan yaz orası beni alakadar etmez, mesleğini merak ediyorum.” dese ne diyebilirsiniz? Adeta bir fiilin geniş zaman kipini andıran “yazar” kelimesi, kökü hür’den gelip  azat etmek, yani kelimeleri, duyguları, düşünceleri salmak anlamına gelen “muharrir” mefhumunu nasıl karşılayabilir?

        Cehalet dehlizinde kaybolmuşların anladığı ‘Osmanlıca’ farklı bir dil değil bilakis bizim öz lisanımızdır. Vaktiyle gelen Arapça, Farsça kelimeler ruhlarıyla, muhtevalarıyla Türkçeleşmiştir, bizimdir. ‘Hakikat insafına malik’ olarak hakikati teslim ediniz. Ey milliyetçiler! Sizleri, mefhumlarımızın hakkını teslim etmeye davet ediyorum. Lisanınızı öğrenip savunmaya memursunuz. Ve son olarak, lisanını anlamadığı için, asırları aşan Divan edebiyatımızdan, ruhları kökünden kavrayan musikimizden bihaber olan nesle aşina değiliz.