bernasarica1995 @ hotmail.com

Soğuk Savaş Dönemi bitiminde Sovyet Rusya’nın çöküşü tarih sahnesine serilmişti. Fakat önce Sovyet Rusya’nın çöküş yaşamazdan önceki dönemi kaleme almak istiyorum. Sovyet Rusya çökmeden önce uluslararası sisteme iki büyük ve zıt güç hakimdi; Sovyet Rusya ve ABD. Bunlar süper güç olarak adlandırılıyordu. Tabi bu süper güçlerin beraberinde getirdikleri ideolojileri de vardı. Sovyet Rusya’nın Marksist ideolojisi, ABD ve Avrupa’nın Liberal ideolojisi. Uluslararası sistem ise bu iki ideolojinin paralelinde ikiye bölünmüşlük halindeydi. Marksizmi savunan taraflar ile Liberalizmi savunan taraflar tamamen bir çatışma ve rekabet ortamı içerisinde bulunmaktaydı.

 

   Peki Liberaller neyi savunuyordu, Marksistler neyi savunuyordu? Kısaca biraz bunlardan bahsedelim;

 

   Liberalizm; kurumların, üretim araçlarının, sermaye gibi faktörlerin özel ve tüzel kişilerce veya şirketlerce yönetimi ve sahibiyetini savunmaktaydı. Ve ticaretin serbestisi kanununa dayanmaktadır. Marksizm ise; kurumlar, üretim araçları, sermaye gibi faktörlerin özelleşmesini reddeder ve bunların devlet çatısı altında toplanması gerekliliğini savunur.

 

   Soğuk Savaş’ın bitişi ve Sovyet Rusya’nın çöküşü doğal olarak Marksizm’inde çöküşüne neden oldu. Bu yüzdendir ki Frances Fukuyama Sovyet Rusya çöker çökmez Liberalizmin krallığını ilan etmiştir. Ki gerçekten de artık uluslararası sisteme Liberalizm hakim olmuştu. Ve Liberal hakimiyetin yanında kapital düzen de uluslararası sistemde boy göstermeye başladı.

 

   Fakat kapital ve liberal düzen, düşünürlerinin ve savunucularının ‘uluslararası sistemi daha düzenli bir zemine oturtma’ ideasının tam tersi yönünde işledi. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hale sokarak düzeni, daha karmal ve adaletsiz bir zemine oturtmuştur. Bu durumu ise en iyi Bernard Rushell’ın Nobel konuşmasında değindiği, insan doğasında yatan dört ana unsur açıklar. Bu unsurlar; gözlülük, hırs, kibir ve güç aşkıydı. İşte kapital düzenin beklenmeyen sonuçlar doğurmasının temel nedeni insan doğasında yatan bu dört ana unsurdu. Aynı zamanda bazı düşünürlerce bu unsurlar kapital düzeni üst seviyelere tırmandırırken, ulusları bir rekabet ortamına sokar. En iyisi olmak için birbiriyle yarışan ulusların, paralel olarak refah ve gelişmişlik düzeyleride üst seviyelere doğru seyretmeye başlar. Ancak bugünü ele alırsak, ‘zengin’ ABD ve Avrupa Devletlerinin refah ve kalkınmışlık düzeyleri yüksek seviyelerde seyrederken, ‘fakir’ Ortadoğu, Afrika ve Asya devletlerinde bu durumun tam aksi yönde işlediğini, hatta ve hatta bazılarının o seviyelerde eksileri bulduğunu rahat bir şekilde gözlemleyebiliriz.

 

   Kapital düzen ulusları yalnızca iktisadi alanda etkilememiştir. Tamam iktisada bağıl bir olgu olduğu doğrudur. Fakat ticaretin serbest dolaşımı beraberinde kültürel, sanatsal, bilimsel olgu ve değerlerinde dolaşımını getirmiştir. Bu durum ise toplumları pozitif ve negatif boyut olmak üzere iki farklı boyutta etkilemiştir.

 

   Pozitif boyutu; bireylerin entelektüel birikimleri artmıştır ve diğer uluslardan etkilenerek (sanatsal, bilimsel, kültürel) daha farklı ve daha iyi ürünler ortaya koyma eğilimine girmişlerdir. Hatta bazı uluslar bu durumu ciddi başarılarla sonuçlandırabilmiştir. Böylece; teknoloji, bilim, sanayi, sanat vb değerler ve olgularda çeşitlilik ve gelişmişlik artmıştır.

 

   Negatif boyutu ise; bireyler yalnızlığa itelenmiştir. Teknolojinin ilerleyişi ile bireyler akla gelebilecek çoğu eylemi ‘bir tık’ ile yapabilir hale geldi. Bu durum ise iletişimsizliğe, iletşimsizlikse doğal olarak bireysel yalnızlığa yol açtı. Örneğin günümüzde, şehirde yaşayan tipik bir çekirdek aileyi ele alalım. Baba işten eve gelir ve gelir gelmez direk televizyonda bir haber programı bulur ve ona odaklanır. Anne zaten ev işleriyle meşguldür, kafa kaldıramaz. Oğlan yeni çıkan oyun konsolunu bilgisayarına kurmakla meşguldür. Kız ise elindeki telefonla bir yandan mesajlaşmakla, bir yandan takipleşme, diğer yandan ise beğenileşme ile meşguldür. Kimse farkında değildir ama herkes yavaş yavaş kendi yalnızlığında kaybolmaya başlamıştır.

 

   Ya da ders arası okul kantinine çay içmeye inen bir grup genç, grubun hepsi aynı masada oturmaktadır fakat hepsi ellerindeki telefonlarla kendi alemlerine çoktan dalmışlardır bile. Bu ise kapital düzenin bizi toplum içinde dahi yalnızlaştırdığını kanıtlar niteliktedir.

 

   Toplu taşıma araçlarında ise özellikle genç arkadaşlar kulaklarındaki kulaklık ve ellerindeki telefonlarla o kadar özdeşleşmişlerdir ki, yaşlıların yardım ihtiyacına veya sohbet etme isteğine cevap vermek onlara zulümmüş gibi gelir. Oysa ki iletişimin veya insanlara yardımcı olmanın, birşeylere faydalarının bulunmasının bir kere tadına varsalar, bu duygu ve değerlerin ellerindeki o telefondan daha kıymetli olacağını görebileceklerdir.

 

   Sonra evlilikler ve gönül ilişkileri üzerine durmak istiyorum. Günümüzdeki boşanma oranları düne kıyasla ciddi bir artış göstermiş durumdadır. Bu ise yine iletişimsizliğe bağıl bir durumdur. Taraflar arası paylaşım olamayınca sevgi ve saygıda da zamanla azalma görülüyor. Bu ise bireyleri yalnızlığa sürüklüyor. Sonuç hezeyan…

 

   Bahsettiğim örneklerde de görüldüğü gibi kapital düzenin toplumlara yerleştirmiş olduğu yalnızlık, toplumların değer yargılarının da birer körelmesine neden oluyor. Bu durumsa toplumlarda ciddi kaoslara yer açmaktadır. Bireylerin, özellikle de gençlerin bunu görmesi ve artık bir ‘dur’ demesi gerekmektedir.