hanimkizhande @ gmail.com

Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için muhakkak bir Nuh’un Gemisi vardır.  

Sezai Karakoç

Yıl 1922. Türk askeri bu defa müdafaaya değil taarruza hazırlanıyordu.

Düşman ordusu 20 Ağustos akşamı verilen karardan bihaber Anadolu’yu bölüşme ve Anadolu’ya yerleşme hayalleri kurmaya devam ediyordu. O gece Mustafa Kemal Paşa diğer paşalara 26 Ağustos Cumartesi sabahı düşmana taarruz edileceğinin müjdesini vermişti.

Paşa ve arkadaşları ordunun hazırlığını oldukça gizli yürütmüş, taarruz kararını meclisten dahi saklamış öyle ki taarruz edileceği anlaşılmaması için Mustafa Kemal’in Çankaya’da bir çay partisi vereceği ilan edilecek fakat son anda rahatsızlandığı için etkinliğe katılamayacağı duyurulacaktı. Böylelikle orduya birkaç gün daha hazırlıkları gizlice yürütme şansı kazandırılabilecekti. Nitekim öyle de oldu. Kimsenin ruhu duymadan hazırlıklar devam ediyordu. Mühim gün yaklaşırken Paşa 25 Ağustos akşamı haberleşmenin, kara ve denizyolu ulaşımının kesilmesini ve katiyen dünyanın Anadolu’dan haber almamasını emretti.

6. Tümen’in akıncıları Yunan askerinin sarp, sık ormanla kaplı ve yolsuz olduğu için geçmenin imkansız olduğunu düşündüklerinden nöbetçi bırakmadığı bir dağ buldu. İşte bu alan sayesinde 25 Ağustos akşamı Süvari Kolordusu cephenin yarılmasını beklemeden Yunan cephesinin gerisine sızmayı başarmıştı. Aynı vakitlerde General Trikupis yemeğini yedi, afiyetle şarabını içti. Erkenden yatacak, cehenneme uyanacaktı.

Uzun asker kaputlu, beyaz başörtülü Gül Hanım Dördüncü Kolordu birliklerini dolaşıyordu:

“…Hiç yakınmadan silahınıza cephane, size ekmek taşıdık. Yüksünmeden siperlerinizi kazdık. Severek yaranızı yıkadık, kırağınızı sardık. Ateş altında suyunuzu yetiştirdik. Yolunuza saçımızı serdik. Şimdi bunca kadının hakkını, erkek olmanın bedelini ödeme vaktidir. Eğer bu sefer kardeşlerinizi kurtarmadan dönerseniz, bilin ki ananız da, bacınız da, yavuklunuz da hakkını helal etmeyecektir.”

Yani girişilen bu mücadele milletin kenetlendiği, topyekûn bir savaştı. 

Son üç gündür gökyüzünde hilal vardı. O geceyse hilalin kucağında bir yıldız görünüyordu.

İlk top mermisi Tınaz Tepe’ye düştü ve ardından tahrip ateşi başladı. Yavaş yavaş sabah olmaya başlıyordu. Türk askerinin ilerleyişi sürüyordu. Onları gören köylüler el sallıyor, dua ediyorlardı. Bir tarafın sevinci öteki tarafın yenilgisiydi elbet. Bazı Yunanlılar sevinen 600 kadar Türkü camiye tıkıp susuz bıraktılar.

“Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya!”

Necip Fazıl Kısakürek

Paşa’nın haberleşmenin kesilmesi talimatı işe yaramıştı ama Anadolu’dan haber alamayan bir kesim Paşa’ya darbe yapıldığı kanaatine varmıştı. Sait Molla bu haberi dostlarına yaymaya başlamıştı bile.

Olan bitenden haberi olmayan Meclis’te ordunun taarruza gücü yeteceğini düşünenler olduğu kadar bu durumu alaya alanlar da vardı. Fakat Rauf Bey kürsüde ordunun taarruza geçtiği haberini duyurunca alkışlar, tebrikler havada uçuşmuştu.

Türk askeri Afyon içlerine kadar ilerlemişti. Afyon Rum ve Ermenileri korkmaya başlamıştı. Birer birer yola koyulup bu diyardan gitmeyi planlıyorlardı. Halbuki Türk gittiği hiçbir yere zulüm getirmemişti. Türk hiçbir toprağa masum kanı dökmemişti. Şehirden kaçarken tarlaları, hastaneleri, okulları, evleri yakıp yıkan insanları katleden her zaman düşman askeri olmuştu.

Mustafa Kemal Paşa ile Reşat Paşa arasında yarım saat önce bir telefon konuşması gerçekleşmişti. Reşat Paşa yarım saat içerisinde Çiğiltepe’yi alacağına dair Paşa’ya söz vermişti. Paşa durumu sormak için Reşat Paşa’yı aradığında telefonu emir subayı açmıştı. Çünkü Reşat Paşa sözünü tutamadığı için intihar etmişti.

General Hacianesti’nin yaveri gazetecilerin soru yağmuruna tutulmuştu. Önce taarruz haberini doğruladı ardından bir gazetecinin savaşın sonunda ne olacağını sorması üzerine “Birkaç gün sonra burada sizi esir M. Kemal ile tanıştırabilirim” şeklinde cevap verdi. Fakat Afyon müstahkem mevki yalnızca 32 saat direnebilmişti. 32 saatlik direnişin sonunda çıplak ayakları kan revan içindeki Mehmetçik, ağustos güneşi altında Sincan Ovası’nı izliyordu.

General Hacianestis İzmir denizine karşı yemeğini afiyetle yiyip, “Haydi şerefe” diyerek kadeh tokuştururken birkaç dakika sonra yaverinden cephenin yarıldığı haberini alacağını bilemezdi. Keza yaver de o beylik lafları ederken birkaç saat sonra bu haberi vereceğini de bilemezdi. Nereden bilsin!

27 Ağustos günü 17:30’da 8. Tümen Afyon’a girmişti. Halk askerler için yemek, tatlı, ayran, karpuz hazırlamıştı. Bazı askerlerse, düşman askerlerinin giderayak çıkardığı yangını söndürmeye gidiyorlardı.

“Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır.

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.”

Sezai Karakoç

O gece dinlenen askerler 28 Ağustos sabahı düşmanı kovalamaya devam ediyordu.

Gittikçe azalan, azaldıkça birleşen düşman kuvvetleri Dumlupınar’da toplaşmışlardı. Onlar bugün Dumlupınar’da çok çetin bir mücadele vereceklerdi. Askerlerden açız, teslim olalım, durdurun bu savaşı sözleri yükseliyordu. Dumlupınar yolunun açılması için mücadele eden Albay Gardikas ve birliğini Yarbay Ömer Halis Bıyıktay’ın 23. Tümeni durdurmuştu.

30 Ağustos günü Başkumandan meydanda “Hacianestii! Nerdesin? Gel de ordularını kurtar!” diye bağırdığında General Hacianestis odasında kararmış denizi seyrediyordu.

Gün geçtikçe kötü haberlere bir yenisi daha ekleniyordu. Dumlupınar, Kızıltaş Vadisi, Murat Dağı, Küçük Adatepe ve Kütahya...Türkler ilerlemeye doymuyordu. Düşman artık Anadolu macerasının sona erdiğini anlıyordu. Sonunda Yunan hükümeti yenilgiyi kabul etmiş, mütareke için arabulucu istemişti. İngiliz hükümeti ise Türklerin zaferine hala inanamıyordu.

Halbuki düşman ölümden korkarak savaşıyordu. Düşman askeri yurttaşlarını, eşini dostunu, çoluğunu çocuğunu evinde bırakıp da gelmişti. Uğruna savaştığı topraklar zaten onun değildi. Dolayısıyla ölüm korkusu düşmanın içindeydi. Türk ise ardında kimi bıraktıysa onun için koşuyordu ölüme. Onun için bir karış toprak dahi kutsaldı, azizdi, verilmezdi. Her şeyden önemlisi Türk askeri inanıyordu zafere. Bunun içindir ki yenileceğini anlayan ve güçlü müttefiki olan Yunan askeri dahi direnememiş “Lütfen durdurun bu savaşı” diye söylenmişti. Ölüm düşmanın bir gün ensesindeyse Türk her gün, her karış toprakta ölümle burun burunaydı.

“Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder” Fetih/3

Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşlarının düşmanın planlarını darmaduman edeceği bir plan yapabileceğine kimse ihtimal vermiyordu. Fakat savaş İzmir’e çekilirken kadın, yaşlı, çocuk ayırt etmeksizin öldüren; köyleri yakıp yıkan askerlerin değil kendisi yaya giderken esir bir askeri eşek sırtında karargaha götüren Türk askeri ve onun gibiler lehine son bulmuştu.

Bizlere sonun başlangıcını, Türk’ün iman gücünü hatırlatan bu kutlu günde cephede ve cephe gerisinde kanı toprağa düşen, zekalarıyla düşmanı pusuya düşüren cümle yiğidimize, atalarımıza ve onları zafere taşıyan kadınlarımıza, Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarına minnet borçluyuz.

Böylesi günlerin şanını damarlarında hisseden herkes için “Ne mutlu Türküm diyene!”

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Allah’a emanet.

*Bu yazıda Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler adlı kitabından faydalanılmıştır.