hhandegulbeser @ eguncel.net

Hayatından hoşnut olmayan, pireyi deve yapmayı huy edinmiş sevgili okur; bu yazıyı senin için yazdım.

Bugün tatil adı altında iş yerinden aldığın iznin ilk günü. Tatil adı altında diyorum çünkü meselenin tatille uzaktan yakından alakası yok. Ne yapacaksın ki? Sıradan gezmeler işte. Tatil ile bağdaşabileceği tek nokta; muhtemelen işinde iyisin diye sana yıkılan dosyalardan ve ahbapları sayesinde sana iş buyurabileceği makamda oturan şahıstan uzakta nefes alabilecek olman. Tatil yapıyor olman pek bir şeyi değiştirmedi çünkü her zamanki saatte uyandın. Binbir şikâyetle, söylene söylene yatağından kalktın. Yine aynı boyun ağrısı mıydı seni uyandıran yoksa sokaktan gelen çocuk sesleri mi? Neyse zaten onlar uyandırmasa alarm eninde sonunda uyandıracaktı.

Şöyle bir gerindikten sonra banyoya doğru yürüdün. Aslında banyo hemen odanın yanında ama yürümek o kadar zor geliyor ki hele de zoraki uyandıysan. Uyuduğundan da bir şey anlamadın ya zaten. İş yerindeki sıkıntılar, gazetelerdeki manşetler, televizyondaki çekişmeler ve bir de üstüne yönetmeliğe uymayan kapı komşusu eklenince ister istemez insanın rüyaları kâbusa dönüşüyor.

Bunları düşüne düşüne nihayet varabildin banyoya. Yüzünü yıkadıktan sonra şöyle bir göz gezdirdin yüzüne. Alnından açılmaya başlayan saçlarının arasından bir iki tane beyazlaşmış saç “Günaydın“ diyerek sallanıyor. Dudakta çıkan uçuk ne desin, ben de buradayım diyor. Sabah şekerleri ı-ıh!

Sıradan ihtiyaçlarını karşıladın. Geniş geniş kahvaltını yaptın. Bugün ne giyeceğini seçtin dolaptan. Her ne kadar ütülemekten nefret etsen de onları güzelce ütüledin. Gömleğinin düğmesi kopmuş, sinirlerin tepene toplanmış vaziyette diktin. Bir de üstüne iğneyi parmağına batırdın. Kahretsin! Kaşım gözüm derken baktın geçiyor vakit, çabucak giyindin. Saçını başını, sakalını, düzelttin, hatta beğenmeyip baştan yaptın. Artık hazırsın. Eğilip ayakkabılarını bağladın ve kapıyı çekip çıktın.

Hava her zamankinden boğucu gelmiş olmalı ki adımlarını sıklaştırdın. Bir an önce arkadaşlarınla buluşma yerine gitmeli ve bir şeyler içmeliydin. Saate baktın, vakit var. Hemen o en sevdiğin mağazaya girdin. Birkaç kıyafet denedin, çıkardın. En sonunda birkaç tanesini beğendin. Paralarını ödemek için sıraya girdin. “Ne kötü bir gün” diye geçirdin aklından. “Hem hava boğucu hem insanlar!”.

Neyse ki ayakta on dakika beklemekle ayağına kara sular inmedi. Arkadaşlarının yanına gittin. Çok özlemişsiniz birbirinizi, sarılmalara doyamadınız. Muhabbet muhabbeti açtı, muhabbet karnınızı acıktırdı. Yemek listesinden seçtiklerinizle tatlısından tuzlusuna mükellef bir sofra kurdurdunuz. Muhabbet öyle koyuydu ki vaktin nasıl geçtiğini anlamadınız. Yakın zamanda tekrar görüşmek dileğiyle vedalaştınız. Sen çalışma saati bitmeden faturaları ödemek için koşturmaya başladın. Şükür ki çalışanlarda biraz insaf vardı da senin işini son dakikada gelmene rağmen hallettiler. Ödemeleri yapmanın verdiği rahatlıkla yavaş adımlarla dolmuşa doğru yürümeye başladın. Sabah yürüyerek katettiğin yolu akşam dolmuşla dönecektin. Birkaç dakikada dolan dolmuşun seni mahalleye bırakması her zamankinden uzun sürmüştü. Çünkü trafik, çünkü trafik canavarları, çünkü, çünkü, çünkü…

Akşam vakti efil efil esen rüzgârla birlikte evine yürürken biraz sakinleştin. Şu geçirdiğin son bir dakika gibi olsaydı hayat keşke. Rüzgar ne soğuk ne sıcak eserken sen de rahatça varsaydın hayat yolculuğunda varacağın yere.

Apartmana girdin, asansöre bindin, düğmeye bastın. O an günün en sevdiğin vaktinin uyuma öncesi olduğunu düşünmeye başladın. Yanında çay ya da kahvenle yeni aldığın kitabın satırları arasında kaybolduğun dakikalar hayattan en çok zevk aldığın dakikalar olmalı. Tam da asansörün dördüncü kata çıkması ne kadar uzun sürdü diye düşünürken asansör durdu ve indin. Evine girdin sonra üzerini çıkardın. Elini yüzünü yıkadın. Bu sefer aklaşmış birkaç tel saç ve uçuk iyi akşamlar diliyor sana. Küçük çaplı bir öfkeden sonra umursamamaya karar veriyorsun onları. Çayını alıp geçiyorsun televizyonun karşısına. Lakin komşunun müzik sesinden televizyonu duymak ne mümkün!

Derken uyku bastırıyor. Alıyorsun eline kitabını, henüz ikinci sayfayı okuyorken uyuyakalıyorsun. Hayat nasıl da yormuş seni.

Ertesi sabah aynı uyanış, aynı düşüncelerle banyoya doğru yürüyorsun. Ama bir terslik var. Sanki sol bacağın senin değil, uyuşmuş olmalı. Bacağını peşine çeke çeke banyoya varıyorsun. Yüzünü yıkıyorsun. Uyku mahmurluğuyla aynada gördüğünden emin olamıyorsun. Bir daha yıkıyorsun yüzünü, bir daha bakıyorsun aynaya. Dudağın kaymış! O an o kadar çok şey düşünüyorsun ki. Sanki saniyeler uzayıp hepsi birer dakika oluyor. Adeta düşünceler koşturuyor zihninde. Bunu bir programda görmüştün ya da bir dergide okumuştun. Bu, bu bir hastalıktı. Kötü bir şeydi bu. Nefes alıp vermen sıklaştı. Yakınlarına telefon ediyorsun ve apar topar hastaneye gidiyorsunuz. Muayenenin ardından doktor sana beynine yakın, çok riskli bir yerde pıhtı attığını söylüyor. Duydukların karşısında omuzların düşüyor, gözyaşların süzülüyor yanaklarına. Aklına her şeyin en kötüsü geliyor; bir daha yürüyememek, yemek yiyememek…

Hastanede yatmaya başlıyorsun. Pıhtının henüz yerleşmediği yani durumunun daha kötü olacağı söyleniyor sana. Nitekim 1. gün sol tarafını hareket ettirememeye başlıyorsun. Hani filmlerde gördüğümüz, doktor gelip dizine vurduğunda tepki veremeyen hastalardan oluyorsun sen de. Sonra şiddetli bir baş ağrısı başlıyor. Kafanı havada tutamıyorsun. 2. gün vücut bazı görevleri  yerine getirmede aksaklıklar yaşadığından burnundan midene inen daracık hortum besinlere aracılık ediyor. Daracık hortum dememe bakma, az da olsa nefes almanı zorlaştırıyor. İlaçlar alınıyor, kol ve bacak alıştırmaları yapılıyor. 3. gün, 4. gün, 5. gün derken bir pıhtı daha atıyor. Daha kötüsü de varmış diyorsun. Gözlerini kontrol edemiyorsun ikinci pıhtıdan sonra. Odaklanmak güç geliyor.

Yavaş yavaş anlıyorsun hayatın kıymetini. Gerinmenin, yürümenin, banyo yapmanın, yemek yemenin,  saçını taramanın, üzerini değiştirmenin, eğilip ayakkabını bağlamanın, sevdiklerine sarılmanın, günün en sevdiğin saatlerinde bir kitabın satırlarında gözlerini koşturmanın ve iğnenin parmağına batışını hissetmenin, komşunun gürültüsünü duyabilmenin birer nimet olduğunu anlıyorsun. Hayatın akışında az ya da çok zamanını alan onca şeyi yapmaktan zevk almıyordun belki ama şimdi onları yapabilmeyi o kadar istiyorsun ki. Sadece” yapabilmeyi”. Yapmaktan şikayet ettiğin, görmekten ve duymaktan nefret ettiğin her şeyi, arabaları, kalabalığı, insanları, sulamayı unuttuğun çiçeği bir bir özlüyorsun.

Hastanede olduğunu duyan insanlar kapını aşındırıyor. Seni seviyorlar. Seni özlüyorlar. Sana güveniyorlar. Onların sadece ellerini tutabiliyor olmak canını acıtıyor. Ayağa kalkıp kocaman kucaklamak istiyorsun hepsini birer birer. Gözlerini kaçırmaların, konuyu değiştirmelerin hep bundan işte. Misafirlerine hiçbir meseleyi kafalarına takıp kendilerine yük etmemelerini nasihat ediyorsun.

Bunlar başına gelmeden önceki günü ve “Ne kötü bir gün” diye söylendiğini hayıflanarak hatırlıyorsun. Zaman geçiyor. Günler geçiyor. İlaçlar fayda ediyor. Kol ve bacak alıştırmaların milim milim de olsa işe yarıyor. Doktorlar iyiye gittiğini ve yakında seni taburcu edebileceklerini söylüyorlar. Seviniyorsun, için kıpır kıpır oluyor. Doktorlar her ne kadar sol uzuvlarını tamamen kullanabilmen için zaman gerektiğini söylese de sen, o gün geldiğinde ayakların üzerine basa basa hastane odasından çıktığını hayal ediyorsun. Her gün daha iyiye gittiğine, duyabildiğine, görebildiğine, hissedebildiğine şükrediyorsun. Hüzünle sevincin, öfkeyle sakinliğin, hastalıkla sağlığın, güneşle çamurun, azimle umudun toplamının hayat olduğunu ve hayatın dün değil, yarın hiç değil sadece şu anda yaşanabileceğini anlıyorsun.

Yeni günün tüm hastalarımıza şifa getirmesini ve umut vesilesi olmasını temenni ediyorum.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Allah’a emanet.

*Bu yazının hastalıktan önceki kısmı kurgu, hastalıktan sonraki kısmı ise gözlemdir.