bernasarica1995 @ hotmail.com

Son zamanlarda kalkınma sürecinin değişmezi ve en ciddi problemlerinden biri olan yoksulluk, ekonominin en ciddi çalışma alanlarından biri olagelmiştir. Yaklaşık olarak iki milyar beş yüz milyon kişi Dünya Bankasınca 2 ABD doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu rakam ise dünya nüfusunun %46’sına tekabül etmektedir. Dünya üzerinde gerçekleşen ölüm oranlarını ele alacak olursak eğer, ölüm oranlarının üçte biri yoksulluk yüzünden gerçekleşmektedir. Her sene 18 milyon kadar insanın yoksulluktan dolayı öldüğü saptanmıştır. Ve bu rakamın otuz dört bini beş yaş altı çocuklardan oluşmaktadır.

Peki yoksulluk ve yoksulluğun tarihçesi nedir? Şimdi bunları tek tek ele alalım.

İlk olarak yoksulluğu terminolojik perspektiften ele alacak olursak, bu kavramın literatürde farklı görüşlerle sükse ettiğini görürüz. Ancak bu görüşlerin de bazı ortak noktaları vardır. Şayet sözlük anlamına bakarsak; yoksul, günlük temel ihtiyaçlarını karşılayacak  yeterli geliri olmayan kişi, yoksulluk ise yaşamın getirdiği olanaklardan yoksun olma vaziyetidir. Peki bu yaşamın getirdiği olanaklar nedir? Yaşamın getirdiği olanaklar toplumsal ve çevresel olgulara bağlı olarak çeşitlilik göstermektedir. Bu yüzden yoksulluk prametrik bir kavramdır. Zamandan zamana, mekandan mekana, kişiden kişiye değişmektedir.

Yoksulluk ve yoksullaşma olgularını tarihsel bir süreçte ele alacak olursak, Jean-Jacques Rousseau’nun “Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir.” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu… “ sözünde bahsini geçirdiği “uygar toplumun” ortaya çıkışı, aynı zamanda  yoksul ve yoksulluk olgularının da doğuşuna sebebiyet vermiştir. Uygar toplumun doğuşundan günümüze dek bu kavramlar hayatımızda vardır. Ancak bu kavramların şiddetinin 18. ve 19. Yy’da giderek arttığını gözlemlemekteyiz. Bu şiddetin artışına iki farklı dalga sebebiyet vermiştir.

İlk dalga olarak Sanayi (Endüstri) Devrimi ve beraberinde getirdiği sömürgecilik hareketlerini gösterebiliriz. Sanayi Devrimi ilk olarak Birleşik Krallık’ta ortaya çıkmış olup, sırasıyla Batı Avrupa, Amerika ve Japonya’ya yayılmıştır. Bu devletler ise hem ham madde kıtlığından hem de pazar arayışından kaynaklı sömürgeleştirme faaliyetlerine başlamışlardır. Ve sömürge haline getirdikleri devletleri yoksul devlet statüsüne sokmuşlardır. Aynı zamanda Sanayi Devriminin bir diğer getirisi olan fabrikalaşma, köylerden kentlere göç akımnı başlatmıştır. Bu göç akımı ise sömürge devletlerinin halklarının arasında işsizlik ve yoksulluğun şiddetlenmesine sebebiyet vermiştir.

İkinci dalga olarak ise küreselleşme hareketlerini gösterebiliriz. 1980’lere doğru Marksist Ekonomi Modelinin çökmesi ve Liberal Ekonomi Modelinin yükselişi, küreselleşmeyi beraberinde getirmiştir. Bu olay liberal teorisyenlerce dünya sistemini düzene oturtacak bir gelişme olarak tanımlanmıştır. Böylece uluslararası sistemde, mutlak barış sağlanacak, yoksulluk oranının en alt seviyelere indiği ve anarşik düzenden arınmış bir hava hakim olacaktı. Fakat bu durum sanıldığı gibi işlemedi. Ki Liberal Teori kendi içinde dahi çatışmalı bir teori idi. Ekonomik büyümeyi ön alan, doğrusal tarih temellerine dayanan, Batı merkezli ve ideolojik liberal modernleşme içindeki pozitif hava, 1960’ların sonunda ciddi eleştirilerin altında kalarak, sürdürülmesi zor bir hal almıştı bile. Gerçeklik karşısında bir hayli ütopik kalan klasik gelişme yaklaşımı sonucunda, gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasındaki fark uçurum haline gelmiştir. Azgelişmiş ülkelerdeki yoksulluk ve işsizlik daha da tırmanmış ve sistem daha da anarşik bir hale bürünmüşütür.

1980’lerin sonlarından itibaren sisteme tamamen hakim olan küreselleşmenin  global ölçekte siyasa, ekonomik ve kültürel düzeylerde bir dönüşüm ve yeniden inşaaların yaşandığı tartışılmaktadır. Global düzeyde bir varyasyonun gerçekleştiği nettir ve bölgelerarası dengesizliklerin arttığı, ekonomik ilişkilerin daha grift bir hale geldiği ortamda çok dengesiz ve kontrolsüz bir rekabetin yaşandığı, yoksulluğun daha da şiddetlendiği de özellikle bu son zamanların yadırganamaz bir gerçeğidir.