hanimkizhande @ gmail.com

Bugün hep beraber Türkiye’nin zaman tünelinde bir yolculuğa çıkalım istedim. Konuyu enine boyuna tartışmak mümkündü fakat mesele günümüzde açıklığa kavuştuğundan pek de irdelemek istemedim. Belli başlı olayları, sarsıcı cümleleri sizler için bir araya getirdim.

1966’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Nesibe Bulaycı öğrenimine başını açarak devam etmek zorunda bırakıldı.

1973’te Ankara barosuna başı açık olarak kaydolan Avukat Emine Aykenar bir süre sonra başını kapatarak mesleğine devam ettiğinde “modern ortamda teokratik giysi olmaz” denilerek barodan ihraç edildi.

1978’de Sakarya Kız İmam-Hatip Okulu yönetimi okula başörtülü devam etmek isteyen 215 öğrenciyi disipline verdi.

1979’da ilk defa Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde daha sonra da Hacettepe Üniversitesi’nde başörtülü öğrencilerin kampüs içinde dolaşmaları yasaklandı.

1982’de YÖK başörtüsünü yasakladı ve 1984’te bu yasağı kaldırdı. 1987’de başörtüsü bir disiplin suçu ilan edildi.

Başörtüsü mevzusu defalarca konuşuldu, tartışıldı. Değişiklikler veto edildi, ettirildi. Yasa, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Düşüldü, kalkıldı. Binlerce öğrencinin geleceğiyle oynandı. Toplum ayrıştırıldı. Bölündü, parçalandı. Biz olmamızı istemeyenler bizi sizler ve onlar diyerek ayırdılar. Adına laik toplum düzeni denildi. Medeniyet denildi. Sistem, insanların içindeki habis duyguları ortaya çıkardı. İnsanlar “Başörtüsü takıyorsun ama sen onu takınca ben altındakini daha çok merak ediyorum” gibi cümleleri söyleyecek kadar alçaldılar.

14 Mart 1998

YÖK, “Başörtüsünü takmak ve taktırmak suçtur” şeklinde bir genelge yayınladı.

İstanbul Üniversitesi yöneticileri “başörtüsü ile mücadele”  için ilginç bir yöntem geliştirdi: İkna odaları.

İkna mı yoksa dayatma mı?

“Bak kızım, ya başını açarsın ya da bir daha bu okula giremezsin.”

“Kur’an’da başörtüsü diye bir şey yok.”

“İrtica! İrtica!”

“Başörtüsünü temizlikçiler takar.”

“Başını açarsan burs veririz. Kadrolu bir işin olabilir.”

“Bere ve ideolojik peruk yasaktır.”

Ve en vurucu nokta: Öğrencilere başörtülü okula gelmeyeceklerine dair taahhütname imzalatıldı.

Aradan 14 ay geçti.

2 Mayıs 1999

 “Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz.” cümlesi başörtülü vekilin millet meclisinden kovulmasına yetti.

Medyanın da desteği alınarak yıllardır sürdürülen sosyal ve aynı zamanda psikolojik muharebe her geçen gün açık-kapalı, aydın-örümcek kafalı ayrıştırmasını gözümüze sokuyordu.

10 Aralık 2007

YÖK başkanı değişti. Yasak uygulamada kaldı.

Aydınlarımızdan bir tanesi “Kafasını bağlayan bir insanın kafasının içinin aydınlık olabileceği benim aklıma gelmiyor.” dedi.

9 Şubat 2008

Başörtüsüne serbestlik getiren Anayasa değişikliği için 103 olumsuz ele karşı 411 olumlu el hürriyete kalktı.

31 Ekim 2013

Meclise başörtülü milletvekilleri katıldı.

3 Kasım 2015

Hakim kürsüsünde başörtülü bir hakim oturuyordu.

28 Ağustos 2015

Ayşen Gürcan Cumhuriyet tarihinin ilk başörtülü bakanı oldu.

18 Haziran 2016

İlk başörtülü kaymakam Neslihan Kısa Kocaeli’ne atandı.

Sıradaki; Selçuk Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyan Merve Gürbüz  Hava Harp Okulu'nda intibak eğitimi almaya hak kazanan ilk başörtülü öğrenci oldu. Merve Gürbüz savaş pilotu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. 

Bir zamanlar ülkemde aydınlık sabahlara kavuşmak isteyen biricik aydınlarımız ve sanatçılarımız başörtüsünün parlak zihinleri körelttiğini düşünüyordu. İstedikleri gibi yaşamak kendi seçimleriyken istediğimiz gibi yaşamayı bize çok görüyorlardı.

Sihirli, büyülü diziler çocuk gelişimine katkı mı sağlıyordu da eleştirilmiyorlardı? Her türlü mahremiyeti meşrulaştırıcı diziler köreltmiyordu zihnimizi de Allah’ın emri köreltecekti değil mi? Sahi dizilerde ve filmlerde başörtüsü neden sadece kırsal kesimden kadınların ya da temizlik görevlilerinin başındaydı?

Soruyorum size; konuya “Benim annemin de başörtüsü var ama sen onu boş ver” diyerek yaklaşmak toplumun nabzını neresinden tutmaktır? Bence böylesine ötekileştiren bir bakış açısıyla neresinden tutarsan tut elinde kalır, kaldı da.

Kısacası ülkemizi bir adım ileriye götürmek şöyle dursun binlerce adım geriye götüren bu zihniyet bize medeniyet öğretmeye çalışıyordu. Şimdi bizler geride kaldığımız mesafeleri koşarak geçeceğiz, inşallah.

Yazıma Mehmet Akif Ersoy’un konuyu özetleyen iki dizesiyle son vermek istiyorum:

Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni;
Desenize hayvanlar bizden daha medeni.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Allah’a emanet.