bernasarica1995 @ hotmail.com

          Bu defa yazım akademik olgular üzerine değil, tamamen gündelik hayatta karşılaştığım (a)sosyal bir tutum üzerine olacak. Şuan bu satırları kalemimin ucundan kâğıda akıtırken, aklımda ne herhangi bir başlık var ne de bu yazıyı yayınlayıp yayınlamayacağıma dair bir netlik var… Bu durumlar muhtemelen yazının sonlarına doğru belirginleşecek. Umarım aklımdaki düşünceleri buraya etkin bir şekilde aktarabilirim ve siz değerli okurlarımla paylaşabilirim. Bu yazıda sizlere hayli süredir fazlasıyla rahatsızlık duyduğum ve sürekli kaleme almak istediğim, ancak bir türlü kaleme alamadığım bir konudan bahsedeceğim.

          Hikâye şöyle başlıyor; çok değil bundan yaklaşık bir hafta kadar önce bir şehirlerarası bir otobüs yolculuğuna çıktım. Yolculuğum yaklaşık 16 saat kadar sürdü. Bu yolculuğun ilk beş-altı saatlik dilimini yanımdaki koltuk boş olarak geçirdim. Bu saat diliminden sonra tahminimce bir üniversite öğrencisi olacak ve bende aşağı yukarı bir iki yaş küçük bir kız geldi, oturdu. Kız geldiğinde elimdeki kitaba dalmıştım, geldiğini fark etmemiştim. Ben de yan koltuğum boş diye koltuğa çantamı bırakmıştım.  Evet, buraya kadar her şey normal gibi görünüyor değil mi? Bende öyle düşünüyordum. Her neyse… Kız gelir gelmez bana bir şey demeden, selam dahi vermeden küt diye çantamı kucağıma bıraktı. Ve sonra orada ben yokmuşum gibi yerine yerleşti. Yolculuğum yaklaşık bir 10 saatini bu kızla geçirdim. Tabi ki hiç iletişim kurmadan. Kız yol boyu ya uyudu ya da tıpkı Şebnem İşigüzel’in de yazısında belirttiği gibi avucundaki o ışıklı ekrana boyun eğdi durdu. Sahi bu durum benim başıma gelen bir ilk değildi. Dört yıldır sürekli yolculuk halindeyim. Ya kongreler, konferanslar, seminerler için, ya aile ziyareti için, ya yeni yerler keşfetme arzusuyla ya da sıkıntılı bir süreçten geçtiysem deşarj olma güdüsüyle kendimi yollara vurdum durdum. Ve fark ettim ki yollar insana çok şey katıyor… Kısaca biraz bunlara değineyim; yolculuk demek doğayla insanın iç içe olduğu kaliteli bir zaman dilimidir (bu durum uçak yolculukları için geçerli değildir). Ve insan bu zaman dilimini doğru değerlendirdiği zaman, farklı coğrafyalardan yeni insanlarla tanışma fırsatı buluyor, yol güzergâhındaki yolları, insanları, şehirleri, kasabaları, köyleri vs gözlemliyor, isteğe bağlı olarak can sıkıntısından kurtulmak için kitaplar okunuyor, müzikler dinleniyor. Böylece sadece yeni yerler ve yeni insanlar keşfedilmiyor, yeni kitaplar ve yeni müzikler de keşfediliyor. Kendiyle baş başa kalan insan kendini dinliyor ve hayatına dair radikal kararlar alabiliyor. Daha neler neler… İnsan ister fark etsin ister fark etmesin yollar insanın vizyonunda ciddi bir genişlemeye sebep oluyor. Zaten kişisel gelişim adına kitap okumak ve yolculuk yapmaktan hayati ne olabilir ki! Her insan mutlaka ama mutlaka hayatında bir defacıkta olsa uzun bir yolculuğa çıkmalı.

          Her neyse konumuza tekrar dönelim. Yolculuklarımın neredeyse hepsinde bu iletişimsizlik, o avuçtaki ışıklı ekrana boyun eğme sorunlarıyla sürekli karşılaştım.  Birileriyle sohbet edebildiğim, en azından ‘iyi yolculuklar’ diyebildiğim zamanlar nadirdir. Peki, neden böyleyiz, neden hiç değilse ‘iyi yolculuklar’ demekten yoksunuz? Farkında mısınız bilmem ama temelleri hoşgörü, saygı ve sevgiye dayanan kültürümüz eriyor, kayboluyor. Sonra ise karşımıza hoşgörüsüz, tahammülsüz, bencil, saygısız, teknoloji bağımlısı ve dar vizyonlu bir nesil ortaya çıkıyor. Şu satırları üzülerek yazıyorum ancak şuan küresel dünyanın bize dayattığı teknolojiye beyinlerimizi, beyinlerimizden öte insanlığımızı teslim etmiş vaziyetteyiz. Ve bu satırlar bana geçen yıl Ekim’de Samsun’da gerçekleştirmiş olduğum bir kongremi anımsattı. Küreselleşme üzerine bir sunum yapmıştım. Sunum sonunda bana bir soru yöneltilmişti, net olarak soruyu hatırlayamıyorum. Ancak verdiğim cevap hala aklımda. Soruya cevabım, küreselleşmenin ilerleyen safhalarında biz insanoğlunun kendi üretimimiz olan teknolojinin birer kölesi olacağımız varsayımı yönündeydi. Ve bu cevabım tüm salonun üzerinde tatlı bir tebessüme sebep olmuştu.  Ancak son gerçekleştirdiğim otobüs yolculuğum, bana bu çizmiş olduğum felaket senaryosunun bir varsayımdan ibaret olmadığını, tam da şuan içinde bulunduğumuz durumu birebir yansıttığını derinden hissettirdi. Acaba Fukuyama ‘tarihin sonu’ tezini öne sürerken bunun aynı zamanda ‘insanlığın sonu’ tezi olduğunun da farkında mıydı? Az önce de değindiğim gibi artık karşımıza tamamen teknoloji bağımlısı, sanat, kültür ve bilimden hayli uzak bir nesil çıkmaya başlıyor. Bundan böyle Neşet Ertaşlar, Aşık Veyseller, Barış Mançolar, Beethovenlar, Mozartlar, Schubertler yetişmeyecek gibi görünüyor.

          Bence tüm bunlara bir dur demenin zamanı çoktan geldi geçiyor bile. Kafalarımızı o parlak ekranlardan kaldırmalı, onun yerine kitaplara gömmeliyiz. Aynı zamanda üretim odaklı çalışmalıyız, üretmeliyiz, bol bol seyahatlere çıkmalıyız, yeni yerler keşfetmeli ve insanlarla iletişime girmekten kaçınmamalıyız. Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar, sağlıcakla kalın…