hanimkizhande @ gmail.com

Bir köşesinde gülen bir güneşin durduğu, pamuk şekeri bulutların dağların üzerinde süzüldüğü, akarsuyun dağların arasından kıvrıla kıvrıla gökyüzüne ulaştığı ve bahçesinde renk renk çiçeklerin açtığı evlerle dolu nice resimler çizdik çocukken. Büyüdükçe el becerimizin artması ve hayal gücümüzün gelişmesiyle ip atlayan, top oynayan çocuklar eklendi resmimize. Ne güzeldi o günler. Ne güzeldi yaşadığımız ya da yaşamayı hayal ettiğimiz masum mutlulukları resmetmek.

Şimdi lütfen aşağıda paylaştığım resme bakın. Sonra da yukarıdaki cümleleri okurken hayalinizde canlanan resimle bu resim arasındaki tek farkı bulun.

Eskidik tabi yeryüzüyle birlikte. Düşüncelerimiz, hislerimiz, hayallerimiz değişti. Çok fazla değil; bundan 16-17 sene önce yani benim ilkokul zamanlarımda ne ben böyle resim yapardım ne de arkadaşlarım. Çünkü zihniyetlerimiz ve hayatlarımızın odak noktası bu resmin yapıldığı günümüz yaşam tarzından oldukça farklıydı. Biz olsak muhtemelen evin yanına ip atlayan çocuklar veya el ele bir aile çizerdik. Çünkü alıştığımız ya da özlemini çektiğimiz hayattı resmettiklerimiz.

Belki hepimiz yeşil alanı olan mahallelerde büyümedik ama her birimizin yakan top oynadığı bir ekibi vardı mesela. Her çocuk dizini kanatacağını bile bile muhtaçtı koşup zıplamaya. Böyle büyüyorduk çünkü biz. Hopluyor, zıplıyor, düşüyor, kalkıyor, koşuyor, terliyor ve büyüyorduk. Dizlerimizdeki onca yaraya ve her gün patlayan topumuza rağmen her şey güzeldi. Ta ki mahalleden birimizin evine bilgisayar gelene kadar. Daha düne kadar bütün gözler topu takip ederken o günden sonra herkesin gözleri kan çanağı gibi bilgisayara bakar oldu. Televizyondan sonra bilgisayar daha derin bir etki yaratmıştı çocukluğumuzda. Girdap gibi çektikçe çekiyordu hayallerimizi içine.

Aşağıdaki resme bakınca artık 15 sene öncesinin bile esamesinin okunmadığını anlayabiliyorsunuz değil mi? Yani, bugün ile bundan 20-30 sene öncesinin hayatı arasında ilişki kurmaya çalışırken bundan sadece 15 sene öncesi bile aslında çok yakın ama bir o kadar da uzak geliyor bize. Buyurun sizlerle çeyrek asır öncesinden günümüze doğru Trabzon’u hayal edelim hep beraber:

Önceleri Trabzon’un en eski mahallelerinden Kemerkaya’nın evleri lebideryaymış. Yetmemiş insanlara bastıkları yer. Toprağı denizin üstünde hayal etmişler, denizi de toprağın içinde. Sonra denizi doldurmak diye bir inşa patlamış gitmiş. Böylece geniş mi geniş ve bir hayli uzun, dağları kavuştursa da insanları uzaklaştıran yollar yapılmış. Şimdi o lebiderya evlerden denizi görmek ne mümkün. Sahilin kokusunu içine çekmek ne gezer. Aşina oldukça insanlar bu yeni düzene, fark etmez olmuş yeşilliğin betonluğa evrildiğini. Analar çocuklar doğurmuş, ihtiyaçlar ihtiyaçları. Yatay kentleşme hızlandıkça dikey kentleşme de hızlanmış. Müteahhitler çılgınca bir yarışa girip en yüksek binayı yapmaya çalışmışlar. Bir büyük adam şehre yenilik getirmiş. İnsanların içinde giyim, teknoloji, market ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri; kitap alabilecekleri; sinemaya gidebilecekleri; eğlenebilecekleri ve karınlarını doyurabilecekleri ama ruhlarının açlıktan kıvranacağı fakat bunu da mekânın etrafındaki bir avuç yeşillikle savuşturabilecekleri bir yer düşünülmüş: Alışveriş merkezi. Betonlaşma serüveni böyle gelişivermiş Trabzon’da. Yurdun her şehri gibi yeşilliklerle bezeli bu şehir de çocukların hayalleri gibi değişmeye başlamış.

Yıllar hastanelerimizi, okullarımızı, bankalarımızı geliştirirken yeşilliklerimizi alıyor ve bizi televizyonun, bilgisayarın biraz ferahlamak istersek de alışveriş merkezlerinin içine hapsediyor. Haşlanmış mısırlarımızı, dondurmamızı yiye yiye lunaparkta oynayalım diye beklediğimiz yaz mevsimi yerine artık dört mevsim plastik bardaklarda haşlanmış tanelenmiş mısırımızı kaşıklayabileceğimiz, içinde eğlence merkezlerini de barındıran ve yıllar yıllar öncesinde anne babalarımızın piknik yaptığı yeşilliklere heyula gibi dikilen alışveriş merkezlerimiz var. Çok şükür!

Hayaller zihinde mi oluşur yürekte mi? Yoksa hayaller zihin ve yüreğin ortak yapımı mıdır? Bilinçaltı dediğimiz o uçsuz bucaksız alanda sevdiğimiz, korktuğumuz, ümit ettiğimiz, öfkelendiğimiz her şey; tadını, kokusunu, sıcaklığını unutamadığımız yemekler; zor atlattığımız hastalıklar, dizimizin acısı ve hatta öğrenmeye çalıştığımız oyundaki acemiliğimiz istiflenir. Ama önce hepsini yürekte hissederiz. Hayaller de buna benzer. En nobran olanlarımız dahi yüreğinin en narin yerinden o hissi alır ve sonra hayal zihne düşer. Ancak bizler tüm bunları kendi sadeliği içerisinde yaşamadığımız müddetçe hayallerimiz hasar görür. Yaşamın olağan akışına aykırı veya yaramaz işler peşinde oluruz. Örnek vermek gerekirse; betonlaşma.

Minik çocuk yüreğinde bir şeyler hissetti. Sonra zihninde canlandırdı ve parmak uçlarıyla kalemi yönlendirdi. Sonuç olarak ortaya aşağıdaki resim çıktı. Bunun bizlere pek bir zararı yok gibi görünüyor. Altı üstü bir resim ne de olsa. Peki bu minik büyüyüp kocaman bir birey olduğunda parmak uçları artık resim yapacak mı sanıyorsunuz? O büyüyünce çocuklarını arkadaşlarıyla hoplasın, zıplasın, büyüsün, gelişsin diye mahalleye yollayan bir ana baba değil yalın ayak toprağa basmamış, beton yığınları içinde çocuklarına nefes aldırmaya çalışan bir ana baba olacak. Nedeni ise çocukken zihnini uçsuz bucaksız bir alanda koşturup alabildiğince hayal etmek yerine beton yığınları arasında sıkıştırmış olması olacak.

Bir çocuğa evinin önündeki bahçedeki ağaca tırmanma ya da seksek oynama hürriyetini veremiyorsak biz, ne kadar ileri gidebilmiş olsa da medeniyetimiz beş para etmeziz. Yalnızca bir çocuğu değil bir çocukluğu da teknolojiye esir ediyor ve beton yığınları arasına sıkıştırdığımızı fark edemiyorsak neye yarar ebeveynliğimiz, teyzeliğimiz, amcalığımız. Peki ya insanlığımız?

Güneş her yerde aynı renk doğuyor. Ağaç her yerde yeşil. Gülün her memlekette dikeni var ve biz her çağda insanız. Peki ya çocukluğumuz?

Çimenlerde koşturamadığımız hayallerimiz bizi bir köşede oturup bekleyecek değil. Koşmadıkça ciğerleri açılmaz bir çocuğun. Tık nefes kalır, biliyorsunuz. Hayaller de öyledir. Ne kadar açılırsak bir o kadarını daha keşfetme imkânı sunar bize. Keşfettikçe büyürüz. O yüzden hayallerimizi alabildiğince koşturmalıyız. Hayal edin. Hayal edebildiğiniz kadar yaşayın. Hislerinizi biriktirin ve sonra yine hayal edin. Hayal kurmadığınız zaman yeni şeyler üretemezsiniz, gelişemezsiniz. Yaptığınız ve yapacağınız her şey en nihayetinde küçük bir tasavvurun ürünüdür çünkü. Hayal gücünüze sınır koymayın ve daima hayal gücünüzün sınırlarında dolaşın. Ne demiş Yahya Kemal Beyatlı;

Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!...

İnsan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

Son olarak bir ricada bulunmak isterim; çocukların yaptığı kumdan kalelerle yetişkinlerin gökdelenlerini takas edebilir miyiz?

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Allah’a emanet.