cigdembasfirinci @ eguncel.net

CHRIS PATTEN - 22 Şubat 2016 

...

 

Kimsenin benim kadar çok üniversitede rektörlük yapmamış olduğuna bahse girerim. Tabi bu durumda, Hong Kong’daki valilik görevimin de kısmi payı var. Keza Hong Kong Valiliği görevimi yürütürken, şehirdeki her üniversitenin rektörü de bendim. Her ne kadar üniversitelerin kendi kurumsal yöneticilerini seçmesinin daha doğru bir karar olduğunu savunup, bu duruma karşı çıktıysam da, üniversiteler bu önerimi kibarca geri çevirdiler. Bu yüzden beş yıl boyunca on binlerce öğrenciye diplomalarını vermenin ve bu anın onlara ve ailelerine ne ifade ettiğini izlemenin tadını çıkarttım. 

1997 yılında İngiltere’ye döndüğümde bu kez Newcastle Üniversitesi’nin rektörü olmam istendi. Ardından 2003 yılında dünyanın en büyük eğitim kurumlarından birisi olan Oxford Üniversitesi’ne, aynı okulun mezunlarınca rektör olarak seçildim.  Bütün bu deneyimlerden sonra, doğal olarak, üniversite olmak, eğitim vermek ve araştırma yapmak gibi konuların ne anlama geldiği hakkında fazlaca fikir sahibi oldum. 
Üniversiteler toplumların özgürlük kaleleri olmalıdır. Birincil amaçları olan araştırma ve eğitim konusunda her türlü hükümet müdahalesinden arındırılmış ve kendi akademik yönetimlerini kontrol eden kurumlar olarak çalışmaları gerekir. Bu koşulların sağlanmaması durumunda, bir üniversitenin dünya çapında bir kurum olabileceğine ya da kalabileceğine inanmıyorum. 

Bir üniversitenin temel rolü, farklı fikirlerin çarpışmasını desteklemek, araştırma sonuçlarını diğer bilim insanları ile test etmek ve öğrencilere yeni bilgiler aktarmaktır.  İfade özgürlüğü üniversiteler için tam da bu yüzden son derece önemlidir, çünkü bu sayede üniversiteler ortak insanlık duygusunun sürdürülmesine ve özgür toplumların temelini oluşturan karşılıklı hoşgörü ve anlayışın korunmasına hizmet edebilirler. Üniversiteler bu özellikleriyle otoriter hükümetler için tehlikeli yerlerdir, keza otoriter hükümetler cevabı zor olan soruları sorma ve bu zor sorulara cevap verme yeteneğini baskılamak isterler. 

Akademik özgürlüğün reddi, bir üniversitenin anlamına/işlevine karşı vurulmuş bir darbe demektir.  İroniye bakın ki bugün bu değere ilişkin en büyük saldırı, yine üniversitelerin içinden gelmekte. Yani bazı akademisyenler, akademik özgürlüğü reddetmekte. ABD ve İngiltere’de bugün bazı öğrenci ve akademisyenlerin farklı fikirlere yönelik tartışma ortamını kısıtlama çabası içerisinde girdiğini görüyoruz. Bu kişiler, kendilerinin şiddetle karşı çıktığı görüşlere diğer insanların da maruz bırakılmaması gerektiğini savunmakta. Dahası, onlara göre tarih, günümüzün politik doğruluk testlerini geçemeyenlerin adını silecek biçimde yeniden yazılmalı ((kazanımlarını silmek her ne kadar mümkün olmasa da). Burada hedeflenen kişiler arasında Thomas Jefferson ve Cecil Rhodes da var. Acaba aynı politik doğruluk(!) sınavı Churchill ve Washington’a uygulansaydı, kaç alabilirlerdi merak ediyorum doğrusu. 

Bazı kişiler, bu “prestiji tartışılır” kampüslerde konuşma yapma hakkından bile mahrum ediliyorlar. Mahrum eden taraf ise – ki bunlar da akademisyen - gerekçe olarak kendi üniversitelerinin, öğrencilerin ahlak ve doğruluk duygularını her türlü saldırılan koruyan “güvenli alanlar” olduğunu savunmaktalar. Bu durum hiç kuşkusuz, mağduriyet yaratan zararlı bir siyaseti yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bu siyaseti besler de. Keza bu siyaset,  birinin kimliğini- ve de çıkarlarını- diğer kimliklerin tam karşıtı olarak konumlandırır ve böylece toplumu kutuplaştırır. 

Bundan 50 yıl önce ben öğrenciyken, sınıf öğretmenim Komünist Parti’nin eski kurucularından, önde gelen Marksist bir tarihçiydi. İngiliz İstihbarat Servisi’nin adama yönelik derin şüpheleri vardı. Gerçekten muhteşem bir tarihçi ve öğretmendi, günümüzde olsaydı belki de bu adamın benim “güvenli alanımı” tehdit ettiğine inandırılabilirdim. Oysaki bu adamın tek yaptığı daha bilgili, tartışmaya daha açık, kavga ile tartışma arasındaki farkı rahatlıkla ayırt edebilen ve kim olduğu hakkında daha fazla fikir sahibi olan birisi olmama yardım etmekti. 

Elbette her özgür toplumun da dokunulmazlıkları olacaktır: Irkçı, cinsiyetçi ya da siyasi nefret gibi. Özgürlük var olabilmek için kendi sınırlamalarını da beraberinde getirir. Ancak unutmamak gerekir ki bu sınırlamalar da yine yasa çerçevesinde ve demokratik tartışmalarla belirlenir. 

Özetle üniversitelerin kendilerini kontrol etme konusunda güvenilir kurumlar olmalarını bekleriz. Ama tartışmaya, görüş ayrılıklarına ve bilimin belli dallarına yönelik hoşgörüsüzlüklerine de asla müsamaha göstermemeliyiz. Ünlü Filozof Karl Popper’in bize öğrettiği gibi, hoş görmememiz gereken tek şey hoşgörüsüzlüğün kendisidir. Bu durum özellikle de üniversiteler için geçerli.

Bugün batıda bazı Amerikalı ve İngiliz akademisyenlerin ve de öğrencilerin, özgürlük adı altında paradoksal olarak kendi özgürlüklerini kısıtladıklarını görüyoruz. Diğer yandan, Çin ve Hong Kong’daki üniversitelerin özgürlükleri de tehdit altında, ama bu kez tehdit içeriden değil dışarıdan, otoriter bir hükümetten kaynaklanıyor.

Bugün Hong Kong’da, kentin statüsüyle ilgili olarak İngiltere ve Çin arasındaki 50 yıllık anlaşmayla ve şehrin temel yasasıyla da güvence altına alınmış olan üniversitelerin özerkliği tehdit altında. 2014 yılında üniversite öğrencilerinin demokrasi yanlısı gösterileri güçlü biçimde desteklemiş olması, üniversitelerin kızağa çekilmesindeki temel gerekçeymiş gibi gözüküyor. Bu konuda yerel yönetim, Pekin’den gelen açık emirler nedeniyle gerçekten katı davrandı. 

Aslında bu duruma şaşırmamak lazım. Çünkü Çin otoriteleri, İngiliz yönetiminin ciddi biçimde desteklediği Çin-İngiliz ilişkilerinin  “altın çağı”na ilişkin anlaşma yükümlülükleri konusundaki gerçek görüşlerini, son zamanlarda, bir İngiliz vatandaşını diğer 4 Hong Kong Vatandaşı ile birlikte şehrin sokaklarında gözaltına alarak net biçimde ortaya koymuşlardı. Bu beş kişi Çin Liderlerinin kirli sırlarını ortaya döken kitaplar yayınlıyorlardı. 

Ana karada, Çin Komunist Partisi, üniversitelere yönelik olarak 1989 yılında Tiananmen Meydanı cinayetlerinden sonraki en büyük darbeyi başlattı: Çin Üniversiteleri artık Batılıların sözde değerlerine yönelik tartışmalar yerler olamazlar, sadece Marksizm düşünülebilir. Acaba Başkan Xi Jinping ve onun  Politburo’daki ekibine, kimse Karl Marx’ın nerden geldiğini söylememiş mi? Bütün bu sorunların kaynağı tam olarak şu: Aslında savundukları Marks hakkında çok az şey biliyorlar, ama belli ki Lenin hakkında epeyce bilgileri var! 

Batılıların, Çin Üniversitelerinde neler olup bittiğine daha yakından bakması ve bütün bunların araştırma, eğitim ve akademiye dair gerçek değerler konusunda bize neler anlattığına daha fazla ilgi göstermesi gerekli. Tam da öğrencilerin yaptığı gibi, karşılaştırmaları ve kıyaslamaları gerekli. 

Üniversitelerin, öğrenmenize ve tartışmanıza uygun olan konulara hükümetlerin karar verdiği yerler olmasını mı istersiniz? Yoksa öğrenmenize ve tartışmanıza uygun olan konulara, farklı görüşlere kapalı ve “güvenli alanlar” fikrini savunan üniversitelerin kendilerinin karar verdiği yerler olmasını mı istersiniz? Seçin, beğenin, alın! 

Bence batılı öğrencilerin, kendilerinin hafife aldıkları özgürlüklere sahip olmak için savaşmak ve sıkça bedel ödemek zorunda kalan Hong Kong ve Çin’deki üniversite öğrencilerine daha yakından bakmaları ve bu durumdan kendi adlarına ders almaları gerekli.

Yazının Orjinali: https://www.project-syndicate.org/commentary/academic-freedom-under-threat-by-chris-patten-2016-02